hallerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hallerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2013 Cuma

Hiçbir şey sürekli değil, değişmek zorunda. Hep gereklilik bu, zorunluluk içinde olanlar da bu değişimi yaşar ama susar... Göçüp konmak lazım hep, biz geçiciyiz bu dünyada, nasil ola da bir yerde baki kalalım?


17 Ağustos 2012 Cuma

karmaşanın ortasında semizotu



Eşyalar üst üste. Cd'ler, kitaplar, giysiler kolilerin içinde tıkış tıkış. Oturmaya birer popoluk yeri zor buluyoruz. Çok zor bu işler. Neyse ki ben hayatımda (evet yanlış duymadınız) ilk kez kalkışıyorum. Kaldı ki bu bir tadilat değil sadece ev boyama! Böyle zamanlarda eşyalara daha da gıcık oluyorum.

Sabah alışverişe gittik Özgür'le, dönüşte sokağımızdaki dairelerden birini gösterdim. 'Bak, geçen hafta boştu bu daire, merakımdan aradım sordum. Kaç metrekare, fiyatı nedir diye. Kirası 1700'müş ama 135 metrekareymiş' dedim. Özgür önce 'oha!' dedi, sonra 'ah be! bizim de olsa' dedi. '135 m2 ev nasıl temizlenir ya!' dedim. Başladı hayâl kurmaya. 'Bir odasına şunu koyardık, bir odasına bunu koyardık...'
'İki kişiyiz, kapladığımız yer belli. Yazık değil mi bilmemkaç katımız büyüklükte bir evde oturup, kendimizden hariç kalan tüm alanı eşyayla doldurmaya?' dedim. Özgür sustu. :)

Biz dün akşam balkonumuzun mahsülü semizotlarını yedik hem... Üzerine sızma değil ayçiçek yağı gezdirdim, çocukluğumdaki gibi :)

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Seçimin Eziyeti

Ayça'ya eposta yazdım ve bir merhaba dedim uzun zaman sonra. Buralardan uzak kaldığım süreçte neler neler kaçırmışım meğer. Bir prenses katılmış hayatlarına, üç kişi olmuşlar. O yüzden şimdilerde blogunda çok aktif değil. Yanıtında o da 'ne günlerdi!' demiş Hamburg maceralarım, o günlerdeki blog yazılarımdan bahsetmiş, bir anda öyle bir film şeridi geçmeye başladı ki gözümün önünden kendimi blog sayfamda 'yeni kayıt oluştur' bölümünde buldum. Dökülmek isteyen bir şeyler var galiba...

Şikayet etmek istemiyorum çünkü istediğim buydu ama Türkiye'deki hayatım öyle hareketli ve dolu ki... (Hamburg'da duramayıp geri dönmek istemem de bundandı) Bazen neden ortası olmuyor diye düşünüyorum. Ben neden hep uçlardayım? Neden durmuyorum, durulamıyorum? Neden 'asla' ve 'hep' kelimelerinin arası bende bu kadar yakın birbirine? Uzağındayken eksikliğini hissedip özlediğim şeyler neden bir süre sonra bıktırıyor? Bencil miyim?
Hamburg'da yaşadığım günleri pamuklara sarıp sarmalayıp kalbimdeki en güzel kutuya kaldırdım. Ama ben orada gerçek ben değildim, olmak istediğim bendim. Çok şey öğrendim, fark ettim, geliştim, büyüdüm ama çok da yalnızdım... Paylaşacak kimsem yoktu, peki olsaydı böyle olur muydu? Ben şimdiki ben olur muydum? İhtimal, olmazdım... 
2008 yılının Aralık ayıydı, er meydanına dönünce sınavlar başladı. Bakalım orada öğrendiklerimi gerçekten öğrenmiş miydim? Yeniden büyük sorumlulukların altına girme, özgürlük duygusunun kaybolup gitmesi, Özgür bir iş bulup buradaki evimize yerleşene kadar geçen 9 aylık süre, yeniden baba evinin kızı olma durumu, rollerin repliklerin değişmesi, koşturma, hız, acele, işler, telefonlar, epostalar, facebook, aile yemekleri, arkadaş buluşmaları.
İlginçtir, ben Hamburg'dayken kimse arayıp sormuyordu. Bir telefon açan, bir mesaj ya da eposta yollayan yoktu... Ben buraya dönünce neden herkes coştu? Bu kadar seviliyordum, bu kadar ortamların vaz geçilmez insanıydım da neden oradayken bir mektup yazanım bile yoktu? 
Ve üstüne 'ben ne yapıyorum?', 'nasıl bir hayat yaşıyorum?', 'İstediğim bu muydu?' soruları. 
Üstüne çalıştığım ofisin kapanması.
Üstüne benim üniversite bittikten beri paçayı kaptırıp içinden çıkamadığım ama nefret ederek yaptığım işin/mesleğin üstüne kalın bir çizgi çekişim.

Zaman nasıl da hızlı akıyor. 

Bu ayın sonunda iş hayatım biteli 1 yıl geçmiş olacak. 
Bu yılın sonunda Türkiyeye döneli dört yıl geçmiş olacak.  


Hayat amacı dediğin şeyin ucu kaçınca ya da onunla bağın zayıfladığında ya da o sana sormadan dönüşürken ve sen anlamaya çalışırken neyin neye dönüştüğünü, bu sancılar hep oluyor biliyorum. Geriye dönüp bakınca nedense elle tutabileceğim bir sonuç görmek istiyorum, göremeyince, zaman boşa geçmiş gibi bir yanılsamaya kapılıyorum. Boşa geçmedi elbet, geçer mi hiç? Ama bu duygu niye? Bu yüzden mi artık bebeğim olsun istiyorum? Bir halt yapamadım bari bebek yapayım mı diyorum? (Bu soruya evet cevabı vermiyor içim) 
Sonsuz olasılıklar içinden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorum. Bir tanesi mi? Bazıları mı? Hepsi mi?

1 Ağustos 2012 Çarşamba


Ağustos ile ilgili birkaç isteğim var:

Test yapmak icap etsin, yapınca da çift çizgi çıksın.

Elim daha çok kalem tutsun ve daha çok kitap okuyayım.

Bollu bereketli olsun.

Bayram sonrası girişeceğimiz evi boyama ve düzenleme işlerimiz iyi gitsin.


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Kabuk tutan yaralarımla oynamak, sivilcelerimi sürekli mıncıklayıp rahat bırakmamak gibi bir huyum var. "Kanırtma daha kötü olur" diyorlar. Seviyorum kahretsin!

28 Temmuz 2012 Cumartesi


Sabahları bardak bardak kahve içmeyi bıraktım ve Facebook hesabımı kapattım. Birincisi daha çok su içmeme, ikincisi daha çok okumama yol açtı. Bu bana iyi geldi. 

Evdeyim, yeni yollar bulmaya çalışıyorum. Otuz beş yaşıma kendimden önce başkalarını düşünerek geldim, bundan sonra olmak istediğim yerlerde, yapmak istediğim işleri yapmak istiyorum. İşsiz olduğum süreçte (bir yıl olmak üzere) tuzağa düşüp 'ne iş olsa yaparım' dedim yaptıklarım da sözüm ona severek yaptığım alternatif işlerdi ama bunun da ruhumu koruyacağım derken bedenimi, beynimi satmaktan farkı olmadığını anladım. Vaktimi veriyor, yoruluyor ve yine en çok ihtiyacım olan şeyden yaratıcılığımdan uzaklaşıyordum. Üstüne üstlük kaybettiğim o vakitlerde yapamadığım işler birikip birikip evde geçireceğim zamanların da içine ediyordu. Virginia Woolf'un deyimiyle 'evin meleğini öldürmek' ne kelime, allayıp pullayıp baş köşeye koyuyordum. Hep böyle oluyor; düşüyor kalkıyor bir şey daha öğreniyorum, geçen vakti de kaybedilmiş olarak görmüyorum.

İyi ve umutlu hissediyorum.

27 Temmuz 2012 Cuma

5 Temmuz 2011 Salı

'Yenilmedim sana İstanbul! diye bağırmak isterdim.. Her seçim bi vazgeçiştir demişler, başka mevzulara derinleşebilmek için evimde geçirdiğim zamanlar azaldı, evimde geçirdiğim zamanlar azalınca, blog başında geçirdiğim zamanlar da azaldı. Ara sıra ayak uzatacak zamanlarım oldu, onlarda da sahiden ayak uzattım.

Bazen dalıp gidiyorum, kaç haftadır yarım gün olsun ayaklarımı uzatıp aylaklık etmedim, ne olacak bunun sonu diye. Birilerinin doğum günleri, birilerinin çocuklarının doğum günleri, kandiller, bayramlar, şunlar bunlar günleri, nikahlar, nişanlar, isteme törenleri... Kalan zamanlarda beyazlar çıkmış saçlar boyanmalı; bişiyler uzamış alınmalı; toprak eklenmesi gereken, saksısı değiştirilmesi gereken bitkiler var, halledilmeli; bitmiyor anacım... bitmiyor... Hamburg'da yaşarken bu kadar ütülenecek şeyimiz olmazdı, şimdi neden var?  :)

Bloğumun en başından bu güne gelişine bakarsam iki ana bölüm görüyorum; birincisi, Özgür karşıma çıkana kadarki uykuyla uyanıklık arası süreç, ikincisi 'yeni hayat'ın başladığı ve farkındalık kelimesinin hayatıma girdiği rüya süreci.
Ve şimdi sırada, yaşadığım, ama henüz bu bloğun sayfalarına kayıt düşemediğim üçüncü perde var; tezahür süreci.. Er meydanındaki büyük karşılaşmalar, sınavlar, alınan notlar...

Hayat beni öyle bir okula aldı ki... Tamamen kendi seçimlerim sayesinde başıma gelen alt üst olmalar, yol ayrımları, büyük değişimler(ki bu değişimlerin bazıları zorakiydi, seçme şansım yoktu, ya herro ya merro)...
Tabi ki bunlar beni büyüten şeyler, hepsi başım üstüne.. Mal gibi yaşayıp ölmektense bu er meydanında öğreniyorum, şifalanıyorum, büyüyorum..

Hayatıma genelde astroloji kavramı ve özelde Ay takvimi diye bir sistem girdi. Tırnak kesmekten, çiçek budamaya, çamaşır yıkamaktan, ev temizliğine kadar bi sürü konuda bu takvime göre hareket ediyorum.

Bitkilerle aram çok iyi; Almanya'da hep hayal ettiğimi şeyi İstanbul'da kocaman bir terasımız olunca yapabilmeye başladım. Tohumdan domates, biber, kabak yetiştiriyorum, tüm bitkilerimle iletişim kuruyor onlara istedikleri gibi davranıyorum, onlar da bana sevgimin ve ilgimin karşılığını fazlasıyla veriyorlar.

Ve daha neler neler... Bi açılış yapayım dedim; devamı daha çabuk gelsin diye.

Şimdilerde okuduğum kitap Doğanın Gizli Mesajları. Tabiat ana'nın derin bilgeliğini tanımak ve onun fısıltılarına kulak vermek üzerine.. Bu kitabın bu zamanda karşıma çıkması tesadüf mü? Hayır... Tesadüf diye bir şey var mı? Hayır...

Görüyorum, beden gözlerim ve gönül gözümle herkesin içini görüyorum, her şeyi görüyorum...
Duyuyorum, herkesi, her sesi duyuyorum...
Dokunuyorum erişebildiğim her şeye, onları onurlandırıyorum... Ben varım, yanındayım diyorum.
Kokluyorum, koku hafızamı günden güne geliştiriyorum, ihtiyacım olduğunda çağırıyorum geliyor..
Ve tadıyorum; şükran duyarak; tadını alabildiğim her şey için..

21 Ekim 2008 Salı

Hafta sonumuz cuma gecesi de dahil çok güzel geçti.

Cuma akşamı bir arkadaşımızın aynı gün açılışı olan jazz barına gittik.
23'e kadar kabare izledik. 23'den sonra jazz bar tarafına geçtik. Eve gelip de yatağa girdiğimizde saat 03'dü ve Berlin'e gitmek için uyanmamıza sadece 3 saat kalmıştı.

Neyse 6'da kalkıp çıktık yola. Tren gardan 7:50'de kalktı. 1 saat kadar da trende uyuduk.
9:30 gibi Berlin'e varınca marketten yiyecek bişeyler alıp eve geçtik, yedik, içtik ve sonra yine vurup kafayı uyuduk :)))
1 ya da 1,5 saat daha... Biraz bölük pörcük durumu oldu uykunun ama bundan uyku hariç kime ne :)

Uyanınca günün programlarını yapmaya başladık.

Akşam buluşacağımız arkadaşlarla nerede nasıl bir araya gelelim diye plan yaparken akıllara burası gelmiş. Şu aşağıda fotoğrafını gördüğünüz masanın olduğu mekan.


Şöyle izahat edeyim:
Burası bir çekirdek cafe. Evet evet yanlış okumadınız. Hani İstanbul'da simit sarayı gibi yerler var ya, buna da kuruyemiş sarayı denilebilir.

Söylemeye gerek var mı bilmem ama sahipleri Türk. Koca bir kuruyemişçi dükkanı ve içinde bir dolu masalar var. İstediğiniz kuruyemişi kesekağıdıyla alıyorsunuz, yanına da çayınızı söylüyorsunuz.
Sonra masanıza oturup, kuruyemişlerinizi masaya döküp çatır çutur arkadaşlarınızla yiyorsunuz. (Tabi bu yenen kuruyemiş büyük oranda çekirdek oluyor)
Orada koca bir kesekağıdı dolusu çekirdeği, 2'şer koca fincan çayla toplam 4 kişi hüplettik :)))
Aslında masalara kabuk koymak için boş tabak (çanak desem daha doğru olacak) servisi de var da biz doğal takılalım dedik, masayı mahvettik.

Zaten masalar, yerler, yer gök çekirdek kabuğu, görmelisiniz :)
Çit... çit... çit... çitletme uğultuları sesimizi bastırıyor, bir an etrafıma bakıp duruma yabancılaştığımda çok gülesim geldi, ama sonra bozuntuya vermeden devam ettim ve tadını çıkardım :)))

Oradan kalkınca başka bir arkadaşımızın gece klübüne gittik. Gece yarısına kadar orada vakit geçirip son olarak Berlin'in nadide jazz bar'larından A-Trane'e geçtik. Tıpkı bir önceki gece gibi yine gece 3'lere kadar dışardaydık. Aslında gece çok keyifliydi... Dinlenik ve uykumuzu almış olsaydık orada sabahı sabah ederdik ama göz kapaklarımız ve yorgunluğumuz bizi o kadar idare edebildi.

Kendimizi eve atmamızla yatağa atmamız arasında sanırım ancak saniyeler geçmiştir, atış o atışş :))))

Hooop geldik pazar sabahına, yani öğlenine demek istedim.

Pazar günü de cumartesinin aksine pek sakin geçti, aslında görüşülebilecek başka arkadaşlar da vardı da, sesimizi çıkarmadık hiç öyle yorulmuşuz ki...

Kalkıp bit pazarına gittik. Berlin'dekini gezince Hamburg'unkiler de neymiş dedim içimden, B5'ciğimin dediği kadar varmış. Ama tabi Berlin'deki bit pazarı üzerine nur yağanlardan. Bilmem anlatabildim mi?.. Tamamen duygusal :)))

Bit pazarı gezmesinden sonra biraz daha sokaklarda dolaşıp eve döndük. Günün kalan kısmı dinlenme ve toparlanma ile geçti. Haa ben arada 1-2 saat daha uyudum tabi.

21:15 trenine binip de geri geldik Hamburg'a.
Hatırlar mısınız daha önceki gidişlerimden birinde bir otobüs şöförünün çaktırmadan fotoğrafını çekmiştim hani ;)
Bu sefer de tren garında artist gibi bir polis gördüm ve fotoğrafladım. Yine rahat duramadım yani :)))

Böyle güzel ve renkli geçti haftamızın son iki günü.

Yorgunluğum geçti gibi, ama 2 gündür spor yapasım yooook :) Disiplinimi bozup sabah erken sokağa atmadığım için kendimi ilerleyen vakitlerde hepten imkansız oldu.
Ama hava da öyle gıcık ki, evden dışarı burnumu uzatasım gelmiyor. Evin havasız olduğunu hissettim de az önce camları açtım, o derece yani :))

Aksama esmer pirinçten tel şehriyeli pilav ve bol havuçlu, patatesli barbunya pilaki var. Yerken üzerine bol maydanoz kıyar da serperiz, biraz da limon sıkarız. Yanına da yeşil salata yaptık mı yenmez de yanında yatılır ohh :)

O bahsettiğim hamurlu çorbayı unutmadım, yarın yapacağım ve de becerebilirsem fotoğrafını da çekeceğim elbet.

Saçlarım atağa geçti nasıl bir hızla uzuyorlar anlatamam. Daha 2 hafta önce boyamıştım, ııyyyk! Neyse yine boyarım ne yapalım...

Ne özet ama?! :)

7 Ekim 2008 Salı

tuti-i mucize guyem ne desem laf değil...


tuti-i mu’cize-guyem ne desem laf değil

çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil
mucizeler söyleyen bir papağanım, ne desem laf değil
dünya ile söyleşemem, aynası saf değil


ah ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana

ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil

ehl-i dildir (Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât)diyemem kalbi temiz olmayana
ehl-i dil birbirini bilmemek insaf degil

yine endişe bilür kadr-i dür-i güfarım

rüzgar ise deni dehr ise sarraf değil



girdi miftah-i der-igenc-i maani elime

aleme bezl-i güher eylesem itlaf değil



levh-i mahfuz-i sühandir dil-i pak-i nef’i

tab’-i yaran gibi dükkançe-i sahhaf değil



beli yarim beli dost beli mirim beli dost beli ömrüm beli dost...



güfte: Nef'i Ömer Efendi

beste: Buhurizade Mustafa Itrî


şurada Osmanlıca-Türkce bir sözlük var merakı olan devamını da anlamaya çalısabilir. Ben yine üşendim...

Uyandığımdan beri aklımda bu... Döne döne bu gazel'i dinliyorum bugün... Bülent Ersoy'dan, Zeki Müren'den, Zekai Tunca'dan, Barış Manço'dan, Eliz Avaroğlu'ndan... Dinliyorum da dinliyorum...

Neden yazmıyorum, yazamıyorum? Neden tatil fotoğraflarımızın içinde kaybolup kendimizi çok açık etmeyecek birkaç taneyi burada paylaşmıyorum? Neden neşeyle ya da hüzünle yaptıklarımı, İstanbul'da yaşadıklarımı anlatmıyorum? Neden elim gitmiyor hiçbir şeye? Neden?
Bekliyorum birileri tercüman olsun hislerime diye, yine tembelim...
Ve bu gazel
Ve Ayca'nin bugünkü köse yazısı gelsin, belki sonra dökülürüm.

Belki sonra Pippa Bacca'nin ailesinin, kizlarına tecavüz eden ve öldüren adam hakkında acımasız konuştuklarını düşündükleri icin cani'nin ailesinden özür dilemek niyetinde olmalarınin altındaki o derin insaniyeti anlamaya çalışabilirim...

Belki bir ara kabul etmek istemesek de 'neredeyse' hepimizin gizli faşist ruhlu yaratıklar olduğunu herkese kabul ettirecek argümanlar bulup önümüze koyabilirim.
Koşulsuz sevgi denen (eskiden saçma bulduğum ama şimdi değerini ve derinliğini anladığım) şeyin ne kadar önemli oldugunu anlatmaya çalışabilir, 'barış' kelimesinin içini boşaltmayın ne olur diye yalvarabilirim herkese.
Dünyada, evrende, bizim gibi olan, olmayan, herkese, her şeye kapımızı açabildiğimiz, anlamak istedigimiz, anlayabildiğimiz kadar yaklaşıyoruz aslında 'insan' olmaya ve bir kalp taşıyor olmaya layık oluyoruz. Hislerimiz bir tek şeye karşı bile (ne olduğu hic önemli değil) 'nefret ve kin' içeriyorsa daha hiç yol katetmemişiz demektir...

2 Ekim 2008 Perşembe

2 Ekim Itibariyle

Pazartesi akşamından bu yana toparlanmak adına tek yaptığım şey valizleri boşaltıp yerleştirmek, kirlileri kirliye atmak oldu. Hani yapacak çok şey olur da neresinden başlasam diye diye hiç başlayamazsınız ya, aynen öyle.

Çamaşır yıkamayı erteledim de erteledim, yazlık-kışlık ayırma işini erteledim de erteledim, adamakıllı alışveriş yapmayı da aynen böyle :)))

Tarcinli çayım bitmiş, dün onu almaya çıkayım dedim, çıkmışken bir iki eksik daha aldım ve sonra eve kendimi nasıl atacağımı şaşırdım. Dolaşmak istemedi canım.

Hesapta hafta sonuna kadar işleri bitirip hemen ertesinde sabah koşularıma, eve dönünce çektiğim mekiklere salacaktım kendimi. Nerdeee :))
İçimden bir ses, hiçbir halt yapmıyorsun bari al fotoğraf makineni de kendini sokağa atıp biraz sonbaharlan diyor ama yine nerdeee?!:)))
Bir de zayıf anımı kollayan ve bulduğu an saldırmış olan bir boğaz gıcıklanması durumu vardı ki hala geçmiş değil. Neyse ki burun tıkanıklığım yerini, akmaya bıraktı da o taraftan biraz rahatladim.

Bu olanlara hemen bir 'mazeretim vaaaar, depresifim ben' şarkısı ithaf edebilirim.

Bilerek ve isteyerek erteledim işte işleri, nasıl olsa tepeme binen yok, bütün dağınıklık dolapların içinde saklı durduğu için gözümü rahatsız eden detay da yok, hala giyecek temiz çamaşırlarımız olduğu için yıkanmamış çamaşırların eksikliğini de bugüne kadar çekmedik... Nasılım ama niihihahahaha :)))

Ne mi yaptım? Oturdum sevdiğim blogları okudum, iyi de geldi valla. Gazete okudum (özlemişim) Müzik dinledim, çay içtim durdum, pek yemek yemedim. Bu arada artik bana bulgur ve mercimek de yaramamaya başladı böyle giderse yakında yiyebileceğim hiçbir şey kalmayacak ortalıkta, ben sağ onlar selamet!
Direniyorumm amaaa! Biraz ağrılı sancılı olsa da...

Haa yapılacak işler arasında bir de tatil fotoğraflarının tasnif edilmesi, bazılarının facebook'a yüklenmesi de var tabi.
Buraya yazacağım tatil anlatısını da hala erteliyorum gördüğünüz gibi. Bakalım yeni hafta nelere gebe :))

Yarın Almanya'da tatil. 3 Ekim doğu ve batı almanya'nın birleştiği gün ve resmi tatil oluyor. Aman efendim ne güzel, ne hoş... 3 gün, ohh oohh! Doymadım doyamadım :)
Berlin'e mi gitsek ne yapsak? Oktoberfest'i kaçırdık mı acaba, kitap fuarı da vardı Frankfurt'da 15'inden sonra, ne yapsak? Düşünelim düşünelim düşünelimmm...


15 Temmuz 2008 Salı

23:15'de NDR'de Kadin Kokusu basliyor! Bu film insanda bi kosu gidip tango yapmak arzusu uyandiriyor, aman dikkat :)

17 Haziran 2008 Salı

YASASIN OT GIBI YASAMAK


heheh bir ekleme/düzeltme yazisi yazmak farz oldu. Arkadaslarim benim icin üzülüyorlarmis, kiyamam ben onlara. Herkes asagidaki yazida bahsettigim besinlerle günlerimi gecirdigimi sandi :)))

Onlar benim günlük beslenme seklimin genel hatlari. Detaylara girecek olursak;
envai cesit meyva yiyorum. Sonracigima arada sirada abartmadan cips yiyorum. Güzel cekirdek buldugum zaman dibini bulana kadar yiyorum. Yiyebilecegim abur cuburlarin cercevesi cok daraldi ama yiyebileceklerimi yiyorum yani :)
Yemeklerde ana yemegimin yanina, hardaldi, ketcapdi ekleyebiliyorum, cesit cesit caylar kahveler, alkollü icecekler iciyorum, misir patlatip yiyorum.
Yani disi Osman Müftüoglu filan degilim.
Patates kizartmasi filan o bicim yani :))
Sonracigima kedikocugum gecenlerde kisir yaptim yedik bi güzel seni andiiimm :) Seninki gibi olamadi tabiki ama idare ettik.

Sebzeleri, degisik pisirme teknikleriyle, degisik baharatlar ve soslar kullanarak öyle ilginc lezzetlere büründürmek mümkün ki, inanin insan yediklerinden sIkILmIyor.

30 yasima varana kadar kötü beslendim, dünyayi da yedim. Ne oldu?.. Ne boyum uzadi, ne de baska bir seye faydasini gördüm. Alistigim beslenme seklini degistirmek cok zor oldu (simdi size anlattiklarimin otumsu ve zevksiz gelmesi gibi) ama yerine koydugumun da tadini cikarabiliyorum, ve daha önce hic bilmedigim lezzetler kesfediyorum, benim icin en güzeli bu...

Zaten karin doyurmak denen seyi irdeliyorum su sira kendi kendime, bu da taslaklarima bir kac gündür aklima geleni ekledigim baska bir yazinin konusu. (yani yazmayi zaten planladigim bir konuydu)
Yemek icin yasiyormusum ben eskiden... Simdi ise yasamak icin yemek (belki yemek bile degil, beslenmek) ve bunu yaparken de olabildigince lezzet/damak tadi düskünlügümden fedakarlik etmemek istiyorum. Bunun icin ugrasiyorum kendimle. Bakalim nereye varacagim...

Insanin gerekmedikce fazladan yedigi, yuttugu, aldigi, harcadigi her sey ama her sey züppelik, ac gözlülük diye düsünüyorum. Niye mi böyle düsünüyorum Thoreau okumaya basladim, ondan olabilir mi?

:)

8 Haziran 2008 Pazar


Bu fikra benim son yillarda en cok güldügüm fikradir. Uzun zamandir unutmustum, bugün cok alakasiz baska bir konusma sirasinda aklima geldi ve zar zor buldum. Tekrar kaybetmemek icin de blogumda yer verip paylasayim dedim :)


Adam doktora gitmiş;
"Doktor Bey, kalbim çok hızlı atıyor."
Doktor;
"Atmaması lazım" demiş.
Bunun üzerine adam koşa koşa eczaneye gidip
"Sizde Atmaması var mi?" diye sormuş.
Eczacı:
"Atmaması bizde olmaz, karşıdaki veterinere soracaksınız."
Bunun üzerine adam veterinerden 5 kutu atmaması alıp beş ay kullanmış.
Sonuç süper. Beş ay sonra şikayeti yeniden başlamış. Veterinere gidip atmaması istemiş. Veteriner;
"Maalesef bizde de kalmadı" demiş.
Bunun üzerine adam panik halinde doktora giderek;
"Doktor Bey, at maması bitmiş" diye yakınmış.
Doktor cevap vermiş:
"Bitmemesi lazım"...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Kardesimin nikahindan bir gün önceydi. Günlerden cumartesiydi. O ana kadar gökyüzünü bile pek az görebilmis ben ve Istanbul'a daha iki gün önce gelmis esim denizimiz tuttu diyerek kendimizi Ortaköy sahiline attik.

Caddeden meydana inen sokaga girdigimizde manzara her zamankinden cok da degisik degildi. Sagli sollu siralanmis kahvehaneler ve onlarin önünde inci gibi dizilmis, rengarenk tezgahlar... Tezgahlarin üzerleri envai cesit incik, boncuk, el isiyle bezeliydi. Günes de tepedeydi ya, keyfimize diyecek yoktu.
Tezgahlara biraz daha dikkatli bakinca hemen hemen hepsinde ayni parcalari gördügümüzü farkettik.
Modayi cilginca takip etme dürtüsü buralari da sarmis dedim. Her yerde ayni takilar, tokalar... Özgün calismalar sergileyen tezgah sayisi herhalde bir elin parmaklarini gecmezdi. Ama yine de isil isildi her yer. Öyle güzeldi...

Tezgahlara göz gezdirerek meydana dogru inerken, denize yaklasiyor olmanin verdigi mutluluk, ic kipirtisi anlatilabilir gibi degildi. Deniz kokusu yogunlasti git gide... Sahile vardik. Kalabalikti ama herkes kendi halindeydi. Kahvehanelerin önüne atilmis masalar doluydu, sevgilisini, ailesini kapan gelmis. Herkes keyif yapiyordu. Meydanda ufacik cocuklar anne-baba'larinin yardimiyla kumrulari, güvercinleri besliyorlardi, cok mutluydular. Banklar pek tabi doluydu. Oturacak yer yok...

Iskelenin sol yaninda duman grisi, pufis bir kedi günesin altina serilmisti.


Arada geriniyor, kalkip iki adim öteye o ve arkadaslarinin su icmesi icin birakilmis kaptan suyunu iciyor, biraz geziniyor sonra tekrar gelip ayni yere seriliyordu.
Bir köpek kedinin iki adim ötesinde yan gelip yatmis, günesli günün tadini cikariyordu...

Bir karga, sahildeki iki üc kayiktan birinin uc kismina konmus, dalgalarin ritmine kapilmis kayikla birlikte asagi yukari saliniyordu. Cok bilge ve uzaktan bakan bir havalari vardir ya kargalarin... öyle magrur, öyle uzaktan kiyidakileri izliyordu.


Duydugum kokuyu nasil anlatabilirim ki... Öyle bir kokuydu ki, kac zamandir oraya adim atmamis oldugumu hesaplamak zorunda hissettim. Gecen senenin Eylül ayinda Almanya'ya ayak bastigima göre Ortaköy'e son gelisim de Temmuz ya da Agustos aylarindan birinde olmaliydi. O zamandan beri, bir denizin kiyisina (Kiel ziyaretimizdeki denizi saymazsak -ki ben saymiyorum:) varmis degildim. Eh mekan Ortaköy olunca duygular daha bir yogun oluyor tabi ... 9 ay olmus dedim... 9 aydir buralara gelmemisim...
Bir aglama tuttu ki sormayin, iclene iclene, hickira hickira. Kafami omzuna dayayip hüngür sakir agladim, agladim, agladim...
Sonra ilk kendime gelis isaretini 'rimellerim akmis mi' sorusuyla verdim ve esim de bir 'oh' cekti :)

Nikahtan sonraki gün, annem ve minigimi de alarak Arnavutköy'e gittik. Yunuslar vardi orada bize merhaba diyen, hem de yavruydular...
Ama o Ortaköy yok mu, tellerimizi cizz diye titreterek oturdu icime/icimize. Hala da orada öylece duruyor...

iskele fotografi www.pbase.com sitesinden alinmistir.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Günlük yasamin engelli insanlar icin ne kadar zor oldugu, yollarin, kaldirimlarin, magaza girislerinin vs. onlara göre düzenlenmedigi ara sira yazilir, cizilir, bazen teselli ikramiyesi misali ufak düzenlemeler de yapilir hatta. Ama ben durumun bu kadar vahim oldugunu, koltuk degnekleri ile yürümeye baslayana kadar hic anlamamisim. Günlük yasamin sokakta engelliler icin ne kadar zor olabilecegini düsünmemisim. Ne yazik ki kendimi onlarin yerine koymam ancak simdi mümkün olabiliyor.

Uzaklik kavraminin ve ne kadar görece bir kavram oldugunu düsündüm gecenlerde... Degneklerle yürümek zorunda oldugum mesafe 150-200 metre gibi bir mesafeydi. Eski halimle haldir huldur carcabuk yürüyebilecegim o yol, degneklerle bitmek bilmedi... Yürüdükce önümde uzadi durdu...

Otururken ayaklarimi altima toplamaya, sekilden sekile sokmaya öyle alismisim ki, simdi hep uzatarak oturmak bile beni rahatsiz ediyor...

Her seye ragmen, hep daha kötüsünün de oldugunu bilmek sükretmeme yetip de artiyor.
Engelleri olanlarin yasamlarinin ne kadar zor oldugunu anliyorum... Onlara kolaylık, sabir diliyorum... Kiymet bilmek, sükretmek, her seyden sikayet etmemek o kadar önemli ki...

25 Nisan 2008 Cuma

Bazen bu Ebruli'yi bagira cagira söyleyesim geliyor. Her dinledigimde biraz daha seviyorum :)

Cuma günlerini de oldum olasi cok seviyorum, ama pazarlari sevmiyorum, calismadigim halde sevmiyorum, ne garip, eskiden kalma travma iste, her pazar aksami bana bi haller oluyor, panik atak geliyor filan, nazan girer burada 'sibirya'dan beteer bir yataak, yatti mi basliyor panik ataak' :) Sirf icinde panik atak gectigi icin bayiliyorum bu sarkiya. Nazan Öncel'e bayiliyorum demis miydim daha önce? :)

Pazar günlerini severdim ama kücükken. Erkenden kalkardik ailecek. Ortancamiz kücükken babamla ben, ortancamiz büyüyüp elinden tutulup yürünür hale gelince (ki simdilerde gelinlik provalarinda heyhat! yuvasini kurmaya gidiyor o da) onunla ben, gider gazete, kahvaltilik alisverisi yapardik, bir Tommiks bir de Texas alirdik. Annem kahvaltiyi hazirliyor olurdu eve döndügümüzde. Uzun ve güzel ayni zamanda bol kalorili bir kahvalti yapar, sonra tv'de kovboy/kizilderili filmlerini izlerdik :)

Ah aklima ne geldi, bir keresinde ortancayla yine böyle bir pazar günü alisverisine gönderilmisiz,kaldirimda yürüyoruz. (ben kücükken nasil sakardim anlatamam, kendi ayaklarima dolanir düserdim durmadan-dizlerim hala yara bere izleri icindedir) Neyse efenim, kaldirimda yürüyoruz, nereye takildigimi bilmiyorum. Hani insan bir yere takilir da öne dogru planör gibi elleri acik sekilde ucmaya baslar ya, ne durabilir ne düsebilir... Öyle :)
Ayaklarim yerden kesilip havalandigimda 'eliiifff düsüyoooruuummm!' demistim ve ortancamiz (cocukluk iste) düsüyor oldugum icin benden utanmisti ve beni tanimiyor pozuna bürünüp oradan uzaklasmisti.
Kendi kendime kalkip toparlanip, kosarak ona yetismek zorunda kalmistim...


uyanir gece yarisi
yoktan sevda yaparim
adamim bu kucuk islere ben bakarim
yanarim

dilsizler bana danisir
kelebeklerin akli benim
gemilerle her gece ben
cok uzaklardan dönerim

cagirirlar kücük adimi
karafakiden ben akarim
adamim bu kücük islere ben bakarim
yakarim

benim adim ebruli
biraz gercek biraz rüya
yalanimi sevsinler
yalansiz dönmüyor dünya

kalbim sevda kuyusu
her gün yoldan cikarim
adamim bu kücük islere ben bakarim
yanarim

sen unut gecmisini
ben aklimda tutarim
adamim bu kücük islere ben bakarim
yanarim

benim adim ebruli
biraz gercek biraz rüya
yalanimi sevsinler
asksiz dönmüyor dünya

sarki da gelsin artik degil mi :) cuma günü sarkimiz olsun!


24 Nisan 2008 Perşembe

www.resimcity.com


Asagidaki sarkinin sözleri aslinda yazacagim konuyla bire bir ilgili degil. Ama yine de yazmak istedim, icinden kadin gecen bir hikaye varsa benim aklima hep bu sarki gelir. Ünzile bir tek köyde olmaz ha, aman bunu unutmayin. Ünzile'ler her yerde olur. Susarlar, katlanirlar, yok sayarlar bazi seyleri, görmezden gelirler. Mustafa Hakkinda Hersey'de Mustafa'nin annesinin dedigi gibi 'cildirmamak, düsünmemek icin akillarini cikarip atarlar'... Böyle kadinlar var. Ünzileler.
Bir arabesk laf var ya, paranin ve imanin kimde oldugu bilinmez diye, ünzile'ler de bilinmezler. Aramizdalar ama hem de cok fazla, ben biliyorum...

ünzile insan dölü
on kardes besi ölü
büyüdükce un ufak
ve gelir de görücü
inci gibi disi
görücü bilir isi
sögüdüm aglar gider
gün olur hatun kisi

varmadan sekizine ergin oldu ünzile
hem cocuk
hem de kadin
12'sinde ana
bir gül gibi al ve narin
bir su gibi saydam ve sakin
susar kadin ünzile

yagmuru kim döküyor
ünzile kac koyun ediyor
dayaktan uslanali
hicbir sey sormuyor....

korkar durur gitmez
köyün en son citine
inanir o sinirda dünyanin bittigine
ünzile insan dölü
bilinmez nelere gebe
sirlarin mihnetini
yüklenip de beline

aysel gürel

***

Esinden ayrilip yanina yerlesen ve bir süre sonra Istanbul'a geri dönmeye karar veren genc kadina bu konuda razi gelmeyen anne, kizinin inat edip esyalarini toplayip yola cikmasini hazmedemiyor. Pesine düsüyor, otogarda kiskivrak yakaliyor, ve 6 kursunu üzerine yagdiriyor. Kadin hastanede, durumu ciddi.
Anne 'namusumu temizledim' diyor.

Hangi namus kavrami, hangi töre, hangi kural bir anneye evladini öldürme gücünü/cesaretini verir. Evlat sevgisinin de üstünde olan bazi seyler...

Onlar her ne ise kahrolsunlar!

18 Nisan 2008 Cuma

enerjilendigimiz (:) yogali aksam hakkinda, biraz daha detay ve kücük bir itiraf

Yaban'in asagidaki yazima yaptigi yorumun sonundaki iki nokta, beni bu konu uzerine bir kac satir daha yazmak konusunda itekledi. Nedense insan kendini bilince, kendinden emin olunca (daha acik soylemek gerekirse, kandirilmayacagindan emin olunca) her zaman cok detaya girmeye lüzum görmeyebiliyor, ya da etrafta kendisini örnek alabilecek birileri olup olmadigina dikkat etmeyebiliyor.

Fakat kendime sürekli hatirlatmam lazim ki, burasi bir blog. Bu sayfalari okuyanlarin sayisi benim kim oldugunu bildigim bir kac blogdasimdan daha fazla.
Kimler okuyor, burada yazilanlardan nasil etkileniyor bilemiyorum.

Bu yüzden, gittigimiz ve katildigimiz bu seminer hakkinda daha detayli yazmak ve eksilerini artilarini ortaya dokmek durumundayim. Kilo verme yöntemlerim gibi bizzat deneyip arkasinda durdugum bir sey olmadigi icin, 'cok guzeldi', 'ilgincti', 'rahatladim' gibi cümleler kurmanin haricinde baska gozlemlerimi de belirtmeliyim.

Bir sey daha ögrendim iste... Insan her durumda tecrube etmeden öngörebilme yetisine sahip olamiyor.

Pufff hic bahsetmeseydim keske, simdi de neresinden baslasam useniyorum, ve de sIkILdIm :)))

Baslayalim:

Bu el ilanlarini posta kutumda bulmadan önce de (senelerdir) sahaja yoga diye bir topluluk duyardim. Hatta bu ögretinin kurucusu Nirmala Devi bir zamanlar Istanbul'a gelmisti de kücük bir ilgi kiyameti kopmustu. Basindan, TV kanallarindan takip etmistim.
Bu nedenle, altta fotografini koydugum teyze gelecek zannederek, esime ilginc olabilecegini, bir gidip bakabilecegimizi söyledim. Dün aksam baslama saatinden yarim saat önce evden ciktik ve atolye calismasinin yapilacagi adrese gittik.

Ne yalan söyleyeyim, gittigimizde mekanin kapisinin önünde yüzlerce insan olacagini zannediyordum, kapidan iceri girip giremeyecegimizden bile emin degildim ama icten ice kendi kendime pazarlik yapiyordum, kapiya yakin bir yere otururduk ve sIkILIrsak cikardik hemen :)

Mekana vardigimizda söz konusu yerin, mütevazi bir tiyatro salonu oldugunu anladim. Hatta seminer tiyatro salonunda da degil, atölyemsi bir bölümde yapilacakti. Seminerin baslamasina 15 dk vardi ama ortalikta bizden baska kimsecikler yoktu.

Birkac dakika icinde bir araba durdu ve icinden yaslica bir beyle, orta yasli bir hanim indiler. Bagajdan cantalarini aldilar, mekanin kapisini actilar ve iceri girdiler.
Biz de soralim bari dedik, olay burda mi? degil mi? iptal mi oldu? ne oldu? :)))

Esim kapidan kafasini uzatip sordu (benim yüzümden cektigine bakin canimin ya), ve dogru yerde oldugumuz bilgisini aldi. Iceri girin dediler bize.

Kapidan girdik ama esas salona girmek icin ayakkabilarimizi cikarmamiz gerektigini söylediler. Böylece yer ile daha birebir temas kurabilecekmisiz...

Bu arada farkettik ki, Nirmala Devi'nin geldigi filan yok, muhtemelen geliyor olsa kirmizi hali filan serilmis olurdu yollarina...

Iceri girip ayakkabilarimizi cikardik, bay ve bayan'in hazirlamakta olduklari salonda kendimize iki sandalyecik bulduk ve oturduk. Ayaklarimizda incecik coraplar vardi, ve donmaya baslamistik bile.

Sandalyeler yarim daire seklinde dizildi... Isiklar azaltildi ve ortam los bir görünüme girdi.
Tam karsimiza gelecek yere ortaya kucuk bir masa koydular, masanin üzerine hint isi güllü dalli bir örtü serdiler, söz konusu kurucu kadinin cercevelenmis bir fotografini koydular. Masayi hazirlayan bayan bir bezin uzerine ozel bir sivi doktu ve sonra bu bezle cerceveyi camini oksar gibi sildi. Önüne yanan bir mum koydu, ve bir vazo da beyaz gül...
Sonra törensi hareketlerle bir tütsü yakti onu ortamda gezindirdikten sonra masanin üstündeki yerine birakti ve oturdu.

Bu sirada 5-6 kisi daha geldi ve toplamda 8-9 kisi olduk. Baktik ki herkes birbirini taniyor ve selamlasiyor. Megersem dün aksamki, birkac haftadir devam eden bir seminerler zincirinin sonuncusuymus.

Ben esime dönüp dedim ki, ''kagidin üstünde 'eintritt frei' yaziyordu ama ya para isterlerse bizden simdi?'' :)))
O da cok cingöz bir soru sordu ordaki bey'e: Eintritt frei yaziyordu ama nasil finanse ediyorsunuz? gibi bir soruydu bu...
Yasli adam, dogustan sahip oldugumuz bir hak icin kimsenin bizden para isteyemeyecegi gibi kisa ve cok tatmin edici olmayan bir aciklama yapti.

Biz de üzümünü yiyip bagini sormamaya karar verdik, en azindan o an icin...

Yasli adamin ya da diger bayanin anlatici olacagini tahmin etmistim ama bu tahminimde de yanildim. Herkes sandalyelerde yerini aldiktan sonra hafif göbekli ve orta yasli baska bir adam geldi ve anlatmaya basladi.

Aslinda gece boyunca tüm yapilan, panoya asilan bir resim üzerinde bedendeki cakra noktalarini göstermek, bu cakra noktalarinin ilgili olduklari organlari ve hangi yetilerimizi ifade ettiklerini aciklamak ve bu cakralarin enerjilerini meditasyon yoluyla duzenleyip, akislarini daha saglikli hale getirmek üzerine yapilan bir calismaydi.
Cakra noktalarimiza ellerimizi koyarak (kök cakrayi elletmediler, ikinciden baslattilar:)), hocanin ve senelerdir bu isi yapanlarin söyledigi müzikli mantralar esliginde gözlerimiz kapali yogunlasma calismasi yaptik.

Vallahi üsüyordum sicacik oldum, avuc iclerimde karincalanma hissettim, sanki bedenimin dis kenarlari disa disa cekiliyor gibi oldu. Benim icin en güzeli, bu meditasyon aninda tüm düsüncelerimden, kafami yoran problemlerden, günlük hayatin detaylarindan tamamen uzaklasmak oldu. O kadar garipti ki icim bosalmis gibi hissediyordum...

Garipsedigim tek bir an oldu, gögüs üzerinde bulunan kalp cakraya gelindiginde söylenen mantrada Hz.Isa'nin ve Meryem'in isimleri gecti... Allah allaaahh dedim icimden, nasil yani? :)

Eve döndügümüzde esime sordum dogru duymusum. Bir anlam veremedik. Yoga felsefesi hristiyanlik dininden ve hatta tüm dinlerden cok cok eskiydi. Ayrica bir din degildi. Her hangi bir dinle baglanti kurulmasi da abuktu.

Bugün ise Nirmala Devi hakkinda bir seylere bakinirken, her buldugum kaynakta hristiyan bir ailenin cocugu olarak dogdugu notunu gordum...

Simdi, artik sonuclandirayim, zira saclarimi boyadim, birazdan esim isten donecek ve ben hala camur gibi simsiyah bir kafayla sakur sukur pc basindayim :))

Para talep etmiyorlar, zorla bir yere kayit ettirmiyorlar, özel hic bir bilgimizi istemediler. Bu durumda elle tutulur bir zarar görmeyecegimiz asikâr.
Fakat benim kendimi koruyabilecek biri olmam, herkesin böyle oldugu anlamina gelmiyor, bu ziyaretler sIklasIrsa, sonucunda nasil gelismeler yasanabilecegi bilgisine sahip degilim. Bu nedenle bu sayfayi okuyanlari en azindan bu acidan uyarmayi kendime görev bildim.

Ben ilginc bir deneyim yasadim, ve bitti :))) Tekrar ayni seyi merak edecegimi sanmiyorum. Belki degisik bir seyler olursa, yine gözlemlemek adina katilabilirim. Bunun disinda en güvenlisi yogayi da felsefesini de kendi bildigim gibi calismam olacaktir.

Sevgiler, saygilar efenim, basinizi agrittiysam özür dilerim...

26 Mart 2008 Çarşamba


Saclarimi simsiyah yaptim yine. Sabah tam evden cikacakken, aynayi elime alip saclarim isikta nasil duruyor diye camin önüne yaklastim, amanin ne güzel bir görüntüydü bu, hazir da kursa gitmek üzere giyinmisken, gördügüm bi lokmacik günesi firsat bilip cici günes gözlüklerimi de takmisken, bu ani ölümsüzlestireyim dedim. Vallahi o sirada sirtimda sirt cantam, sol elimde fotograf makinem, sag elimde de mutfagin cöpü vardi disari cikinca atmak üzere elime aldigim. Pek bir mesguldüm yani, ona ragmen cektim :)

Aslinda Hamburg'a geldigimden beri saclarimi ton ton acmaya baslamistim. Uclar inat etmeye devam etse de diplerden uzayan kisimler yaklasik 10-15 cm kadar iyice kahveye dönmüstü. Ama cok bunaldim iki renkli bir sacla gezmekten... Benim gibi cani tez biri icin cok bile bekledim ve en sevdigim renge döndüm yine.

Kuaföre neden gitmiyor acaba diyenler olabilir ama muhtemelen bunu diyenler beni yakindan tanimayanlar olacaktir. Cünkü ben kuaföre gitmekten hic mi hic hoslanmam, orada oturdugum saatler bana iskence gibi gelir. Kuaför koltugu her yerinde igneler varmis gibi popoma batar. Ne kendim rahat ederim, ne de kuaföre rahat veririm. Ayrica kuaförlerin (özellikle de ciraklarinin) üzerlerine hic vazife olmayan konularda sorular sormalarina deli olurum, kendimi tutamam, agir konusurum. Böyle olunca karsimdaki kirilir, ben dayanamaz baska yoldan gönlünü almaya calisirim bu böyle sürer, gider.

Zaten hic bir zaman ay manikürüm geldi pedikürüm geldi demedim hayatimda. Yaptirmam... Kendi capimda yaparim biseyler ellerime ayaklarima. Bir esimin dostumun dügünü daveti olmadikca fön filan da cektirmem.
Bir dönem tonu kendi kendime beceremeyecegim bir kizil olmustu saclarim o dönem ayda bir yeni boya icin gidiyordum hepsi bu.

Akliniza gelebilecek her boyda sacim da oldu. Bu da güzel, cünkü hepsinin birden yüzüme yakistigi bilgisine sahibim artik :)

Sonra saclarimi mavi siyaha boyayip kuaföre gitmekten tümden kurtarmistim kendimi... Bir zamanlar bana Gülgûn feyman olmana ramak kaldi diye takilirlardi.

Sahi Gülgûn Feyman ka$i (isminin ikinci û'sunu istedigi gibi yaptigimi görseydi herhalde cok hosuna giderdi:) efsane olmustu. Efsane deyince de hep aklima FlorMar 319 gelir. Neyse, Gülgûn Feyman, hosuna gitmeyen bir haber sundugunda hemen tek ka$i havaya kalkardi :))
Saclarinin sekliyle ve rengiyle o kadar cok oynardi ki, iste bu yüzden ben de bir ara ona benzetilmistim...

Bir tek sari rengi denemedim. Belki onu da 40'imdan sonra denerim. Saclarimi da yine kisacik kestiririm, o zaman Sharon Stone gibi olur muyum acaba? Olsam keske :)

Seviyorum... Simsiyah saclarimi, kirmizi oje ve ruju seviyorum. Gümüs takilarimi seviyorum. Etnik sentetik kiyafetlerimi aksesuarlarimi seviyorum. Upuzun kat kat etekleri seviyorum... Benim bu iste birazcik...

Bir süredir diyecegim ama uzunca bir süredir (3 ay gibi) kosuyu & yürüyüsü biraktim. Kurs saatlerim sabaha alinmadan önce her sabah, sonrasinda da her ogleden sonra en az bir saatimi kosma ya da yürüyüs ile geciriyordum, evden cikip Alster'in kiyisina uzaniyordum.

Havalar sogudu, yerler islandi derken biraktim ucunu. Evde kendi kendime egzersizler yapiyorum. Ama sokaga cikip kosmak gibi olmuyor hic biri.
Eger kar yagmaya devam etmezse (bölük pörcük de olsa ara ara yagiyor hala) yarindan itibaren yeniden kosmaya baslayacagim. Böyle de bir karar almis olayim.

Efendiimm bana müsade, blog turuna cikiyorum :)