istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Seçimin Eziyeti

Ayça'ya eposta yazdım ve bir merhaba dedim uzun zaman sonra. Buralardan uzak kaldığım süreçte neler neler kaçırmışım meğer. Bir prenses katılmış hayatlarına, üç kişi olmuşlar. O yüzden şimdilerde blogunda çok aktif değil. Yanıtında o da 'ne günlerdi!' demiş Hamburg maceralarım, o günlerdeki blog yazılarımdan bahsetmiş, bir anda öyle bir film şeridi geçmeye başladı ki gözümün önünden kendimi blog sayfamda 'yeni kayıt oluştur' bölümünde buldum. Dökülmek isteyen bir şeyler var galiba...

Şikayet etmek istemiyorum çünkü istediğim buydu ama Türkiye'deki hayatım öyle hareketli ve dolu ki... (Hamburg'da duramayıp geri dönmek istemem de bundandı) Bazen neden ortası olmuyor diye düşünüyorum. Ben neden hep uçlardayım? Neden durmuyorum, durulamıyorum? Neden 'asla' ve 'hep' kelimelerinin arası bende bu kadar yakın birbirine? Uzağındayken eksikliğini hissedip özlediğim şeyler neden bir süre sonra bıktırıyor? Bencil miyim?
Hamburg'da yaşadığım günleri pamuklara sarıp sarmalayıp kalbimdeki en güzel kutuya kaldırdım. Ama ben orada gerçek ben değildim, olmak istediğim bendim. Çok şey öğrendim, fark ettim, geliştim, büyüdüm ama çok da yalnızdım... Paylaşacak kimsem yoktu, peki olsaydı böyle olur muydu? Ben şimdiki ben olur muydum? İhtimal, olmazdım... 
2008 yılının Aralık ayıydı, er meydanına dönünce sınavlar başladı. Bakalım orada öğrendiklerimi gerçekten öğrenmiş miydim? Yeniden büyük sorumlulukların altına girme, özgürlük duygusunun kaybolup gitmesi, Özgür bir iş bulup buradaki evimize yerleşene kadar geçen 9 aylık süre, yeniden baba evinin kızı olma durumu, rollerin repliklerin değişmesi, koşturma, hız, acele, işler, telefonlar, epostalar, facebook, aile yemekleri, arkadaş buluşmaları.
İlginçtir, ben Hamburg'dayken kimse arayıp sormuyordu. Bir telefon açan, bir mesaj ya da eposta yollayan yoktu... Ben buraya dönünce neden herkes coştu? Bu kadar seviliyordum, bu kadar ortamların vaz geçilmez insanıydım da neden oradayken bir mektup yazanım bile yoktu? 
Ve üstüne 'ben ne yapıyorum?', 'nasıl bir hayat yaşıyorum?', 'İstediğim bu muydu?' soruları. 
Üstüne çalıştığım ofisin kapanması.
Üstüne benim üniversite bittikten beri paçayı kaptırıp içinden çıkamadığım ama nefret ederek yaptığım işin/mesleğin üstüne kalın bir çizgi çekişim.

Zaman nasıl da hızlı akıyor. 

Bu ayın sonunda iş hayatım biteli 1 yıl geçmiş olacak. 
Bu yılın sonunda Türkiyeye döneli dört yıl geçmiş olacak.  


Hayat amacı dediğin şeyin ucu kaçınca ya da onunla bağın zayıfladığında ya da o sana sormadan dönüşürken ve sen anlamaya çalışırken neyin neye dönüştüğünü, bu sancılar hep oluyor biliyorum. Geriye dönüp bakınca nedense elle tutabileceğim bir sonuç görmek istiyorum, göremeyince, zaman boşa geçmiş gibi bir yanılsamaya kapılıyorum. Boşa geçmedi elbet, geçer mi hiç? Ama bu duygu niye? Bu yüzden mi artık bebeğim olsun istiyorum? Bir halt yapamadım bari bebek yapayım mı diyorum? (Bu soruya evet cevabı vermiyor içim) 
Sonsuz olasılıklar içinden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorum. Bir tanesi mi? Bazıları mı? Hepsi mi?

5 Temmuz 2011 Salı

'Yenilmedim sana İstanbul! diye bağırmak isterdim.. Her seçim bi vazgeçiştir demişler, başka mevzulara derinleşebilmek için evimde geçirdiğim zamanlar azaldı, evimde geçirdiğim zamanlar azalınca, blog başında geçirdiğim zamanlar da azaldı. Ara sıra ayak uzatacak zamanlarım oldu, onlarda da sahiden ayak uzattım.

Bazen dalıp gidiyorum, kaç haftadır yarım gün olsun ayaklarımı uzatıp aylaklık etmedim, ne olacak bunun sonu diye. Birilerinin doğum günleri, birilerinin çocuklarının doğum günleri, kandiller, bayramlar, şunlar bunlar günleri, nikahlar, nişanlar, isteme törenleri... Kalan zamanlarda beyazlar çıkmış saçlar boyanmalı; bişiyler uzamış alınmalı; toprak eklenmesi gereken, saksısı değiştirilmesi gereken bitkiler var, halledilmeli; bitmiyor anacım... bitmiyor... Hamburg'da yaşarken bu kadar ütülenecek şeyimiz olmazdı, şimdi neden var?  :)

Bloğumun en başından bu güne gelişine bakarsam iki ana bölüm görüyorum; birincisi, Özgür karşıma çıkana kadarki uykuyla uyanıklık arası süreç, ikincisi 'yeni hayat'ın başladığı ve farkındalık kelimesinin hayatıma girdiği rüya süreci.
Ve şimdi sırada, yaşadığım, ama henüz bu bloğun sayfalarına kayıt düşemediğim üçüncü perde var; tezahür süreci.. Er meydanındaki büyük karşılaşmalar, sınavlar, alınan notlar...

Hayat beni öyle bir okula aldı ki... Tamamen kendi seçimlerim sayesinde başıma gelen alt üst olmalar, yol ayrımları, büyük değişimler(ki bu değişimlerin bazıları zorakiydi, seçme şansım yoktu, ya herro ya merro)...
Tabi ki bunlar beni büyüten şeyler, hepsi başım üstüne.. Mal gibi yaşayıp ölmektense bu er meydanında öğreniyorum, şifalanıyorum, büyüyorum..

Hayatıma genelde astroloji kavramı ve özelde Ay takvimi diye bir sistem girdi. Tırnak kesmekten, çiçek budamaya, çamaşır yıkamaktan, ev temizliğine kadar bi sürü konuda bu takvime göre hareket ediyorum.

Bitkilerle aram çok iyi; Almanya'da hep hayal ettiğimi şeyi İstanbul'da kocaman bir terasımız olunca yapabilmeye başladım. Tohumdan domates, biber, kabak yetiştiriyorum, tüm bitkilerimle iletişim kuruyor onlara istedikleri gibi davranıyorum, onlar da bana sevgimin ve ilgimin karşılığını fazlasıyla veriyorlar.

Ve daha neler neler... Bi açılış yapayım dedim; devamı daha çabuk gelsin diye.

Şimdilerde okuduğum kitap Doğanın Gizli Mesajları. Tabiat ana'nın derin bilgeliğini tanımak ve onun fısıltılarına kulak vermek üzerine.. Bu kitabın bu zamanda karşıma çıkması tesadüf mü? Hayır... Tesadüf diye bir şey var mı? Hayır...

Görüyorum, beden gözlerim ve gönül gözümle herkesin içini görüyorum, her şeyi görüyorum...
Duyuyorum, herkesi, her sesi duyuyorum...
Dokunuyorum erişebildiğim her şeye, onları onurlandırıyorum... Ben varım, yanındayım diyorum.
Kokluyorum, koku hafızamı günden güne geliştiriyorum, ihtiyacım olduğunda çağırıyorum geliyor..
Ve tadıyorum; şükran duyarak; tadını alabildiğim her şey için..

14 Ekim 2008 Salı

2008 Eylül'ü, Türkiye'de Gecen Günler...

En az tatilin kendisi kadar güzel oluyor, gitmeden önceki son bir iki gün... Valiz yerleştirme işlerinin yavaş yavaş nihayete ermesi, götürmek gereken incik cincik şeylerin tamamlanması, alman çikolataları, kedilere çubuk mamalar ve kuşlar gibi özgür bir ruh...

Doğup büyüdüğü şehirden herhangi bir sebeple taşınıp uzak bir memlekette yaşayanlar beni çok iyi anlar. Aralarda derelerde yurda, şehre tatil amaçlı dönmeler bazen manevi açıdan eziyete dönüşebiliyor. (abartmış olabilirim, kabul:)

Yapılmak istenen çok şey, görülmek/görüşülmek istenen çok dost ve yer oluyor. Bütün bunların yanında özlenen, burunda tüten ve mümkün olduğu kadar çok vakit geçirilmek istenen, mümkün olduğunca çok sarılıp sarmalanması şart olmuş, kokuları içe sıkı sıkı çekilip bir süre daha onlarsız idare edilmesi gerekecek aile bireyleri oluyor.

Zaman her yere, her şeye, ve herkese yetmediği, yetemediği için de, her sefer bir şeyler eksik kalıyor. Aranamayanlar güceniyor, hadiii dert anlat.
Tok açın halinden anlamaz demişler. Hakikaten öyle oluyor. Dönüşte, insan memleketinde geçirdiği güzel günlerin havasıyla kokusuyla anılarıyla mı yaşamaya çalışsın, arayıp soramadığı görüşemediklerinin vicdan azabıyla, onları kırmış olma ihtimalinin ağırlığıyla mı baş etmeye çalışsın şaşırıp kalıyor. Bir de bunun üzerine her şeyi 'yine' geride bırakıp gelmiş olmanın verdiği bir hüzün çöküp oturuveriyor insanın içine. İşte bunlar olunca da insan bir süre kendine gelemeyebiliyor.

2007'nın Aralık ayındaki Türkiye seyahatimiz sırasında böyle eksikler çok olmuştu. Sonrasındaki tek gidişimiz mayıs ayının başında idi ve kardeşimin nikahı içindi. Benim de aksi gibi ayak bileğim burkulmuştu ve koltuk değnekleri yardımıyla yürüyebiliyordum. Hem nikah koşturmacası hem benim ayaklarımın üstünde duramamam nedeniyle o gidişimizde aile fertlerim ve çok kısıtlı bir kaç arkadaşımı 'kısıtlı zamanlarda' görmek dışında hiçbir aktivitem olamamıştı.

Bu seferki gidiş için kararlıydım. Yorgunluktan ölsem de, zaman zaman üşensem de, ailemle vakit geçirmek daha önemli olsa da, ulaşabildiğim kadar çok arkadaşıma ulaşıp, görüşebildiğim kadar çok kişiyle görüşüp, gitmek/görmek istediğim yerlerin çoğunu mutlaka ve mutlaka halledecektim...
Hatta karı-koca anlaşıp, herkesi bir arada görmek mümkün olmayacaksa ikiye bölünelim, herkes kendi arkadaşlarıyla görüşsün, uydurabildiğimiz zamanlarda hep birlikte olalım diye karar verdik. Böyle yapmak, daha az insan görmektense tercih edilebilir dedik. İyi de etmişiz. :)

İstanbul'umuza ayak bastık. Uçaktan indik uça uca, uçak durmuştu evet ama biz başlamıştık uçmaya... Uzun süre valizlerimizi bekledik. Çok sıkıcı bir süreçti ama biz yine de çok mutluyduk... Nasıl olsa gelecekti valizler ve önümüzde koskocaman bir ay vardı her şeyi doya doya yaşayacağımız...
Kızkardeşim ve eşi, miniğimi de alıp gelmişler, arabayla terminalin önünde turlar atmaya başlamışlardı, 'hadi abla!', 'hadi abla!'... Bir yandan annem, babam telefonda, 'indik! merak etmeyin, geliyoruz, elifler mi? konuştuk kapıda bekliyorlar'.
Bir yandan arayan sevgili arkadaşlarım, 'indiniz mi?', 'indik, indik' :)
Kocacığım valizleri beklemeye devam ederken ben duty free'ye girip bazı şeyler aldım. Çıktıktan sonra da valizler için çok bekledik, ama olsun sonunda sağ salim çıktılar.

Terminalin sokakla temas ettiğim kapısından çıkar çıkmaz, ortalığın kıraathane gibi koktuğunu farkettim her seferinde olduğu gibi... Uçakta içemeyen tiryakiler çıkar çıkmaz peri bacaları gibi sigaralara sarılmışlar... Ah bilseler bunun ne fena bir acizlik olduğuna sigaraya ne çok öfkelenirler. Ben de öyleydim bir zamanlar. Neyse ki tadında bırakıp (!) U dönüşümü tam zamanında yapabilmişim...
Neyse o kötü koku var ya, kapıdan çıkar çıkmaz burnuma dolan... onu bile özlemişim...

Kardeşim, kocası ve miniğim yani miki maus suratlım bizi bekliyorlardı... Apar topar valizleri yerleştirip, arabaya attık ya kendimizi, off o an bizden iyisi, mutlusu yoktu dünyada... Ve evet, önümüzde daha koskocaman bir ay vardı...

Eve vardığımızda çayımız demlenmiş, simitler hazırlanmıştı. Ortancamla şöyle bir plan yapmıştık. O çaktırmadan benim simitlerimin arasına peynir koymayacaktı ben de fazla içlerini göstermemeye çalışarak yiyecektim onları hapur hupur... Laktoz intoleransı durumunu da babama daha başka bir gün , mesela ertesi gün anlatacaktık. Hayvan eti yemeyi kestiğim için besinsiz kaldığımı düşünen babam, bir de süt ve ürünlerini de yiyemediğimi duyunca hepten hüzünlere gark olacaktı.

Tam mutlu mesut yemeye ve çaylarımızı yudumlamaya başladık, oyunu bozacağına hiç ihtimal vermediğim için tembihleme gereği bile duymadığım kocam, 'aaa aşkım sen peynirli yemiyorsun di mi amann!' deyiverince bir çuval incir berbat oldu. Babam 'ne?!' dedi, bizi aldı bir gülme krizi. Gülmekten duramıyoruz ki anlatalim... Neyse kriz atlatıldı, konu açıklandı ve herkes rahat etti. Babam da yüzünün ortasına yerleşen o koca soru işaretiyle oturdu bütün akşam :)

Oğluşlarımızı mıncıkladım bol bol. Miço son bıraktığımdan sonra fazla kilolarını vermiş, yeniden atletik yapısına kavuşmuştu. Buna karşın Fırıl bir dana butu haline gelmiş, kafadan ibaret bir azman olmuştu. Yusyuvarlak bir gövde altında dört kısa bacak, bastı bacak! Şuna baksanıza, gövde ve kollar bir olmuş, yumuk! :)




Hafta sonunu İstanbul'da geçirdik. Pazar kahvaltısını anneannemlerde/teyzemlerde yaptık, kahvaltıdan sonra türk kahvesi içtik, fallar baktık, bahçede kavrulmuş fındıkları kabuklarından sıyırdık, ağaçtan kopardığımız narın tanelerini paylaşıp yedik...

Pazartesi ve salı da evde yatıp yuvarlanmalarla geçti ve salı akşamı saat 20:15'de Turgutreis otobüsü Alibeyköy garajından hareket etti. Otobüse binip de tatil için yola çıkmamıza kadar İstanbul'da mıyım neredeyim, şehirde miyim köyde miyim farketmezdi. Sokakla ve sokakta olanlarla hiç alakadar değildim. Sadece ailemin içinde olmam, onlarla vakit geçirmem gerekti. Dışarıda ne olduğunu merak etmiyordum bile :)

Otobüste yanımdaki koltukta oturan sevgili zevç'im çoktaan rüya görmeye başlamıştı, bense henüz kapısını aralamış olduğum Masumiyet Müzesi'nde kaybolmuştum.
Geceyarısına kadar zaman böyle geçmiş...
E ben de insanım haliyle bir aralık uyuyuvermişim. Uyandığımda gün aydınlanıyordu. Hiçbir molada ve hatta feribotta bile uyanmamışım/z. Oysa ki o kadar da şartlamıştım kendimi çıkıp hava alacağız feribotta diye, hem belki çekirdek de yiyecektik...
Neyse Bodrum'a girerken, otobüs aniden yavaşladı ve sağa çekti. Ne oluyor diye dikkat kesildiğimde jandarmanın tüm otobüsleri durdurup kimlik kontrolü yaptığını gördüm. İşi biten otobüs hareket ediyor, kontrol sırası arkasındakine geliyordu. Jandarma eri otobüse giriyor, tek tek kimlikleri topluyor sonra aşağı inip küçük kontrol noktasında kimliklere bakan üstüne veriyordu.
Kimlikler tek tek kontrol edilince, otobüsün ( muavin mi denirdi?) kolonya/cay servisi yapan elemanına iletiyor, o da tek tek herkesinkini geri veriyordu.

Tam önümüzde oturan bayan toplama işini yapan er'e bir kimlik göstermişti en başta ve er onunkini almamıştı. Merakıma yenilip sordum, 'sizin kimliğinizi niye almadı' diye, meğer o da askermiş ya da Asker Karısı Binnazmış bilmiyorum :)
Neyse, aranan kimse çıkmadı bizim otobüsten. Demek ki arananlar giremiyormuş Bodrum'a, bunu öğrendik...



Sabahın erken bir saatiydi Turgutreis'e vardığımızda, daha sıcak bile basmamıştı. Sitenin önünde taksiden inip valizlerimizi bahçe kapısından içeri soktuk ki, annemizi (kayınvalidemi) arka taraftan koltuğunun altında ekmek ve gazetelerle bize doğru gelirken gördük. Yüzünde güller açıyordu, kapının önü yasemin kokuyordu buram buram ve mutluluk böyle bir şeydi, evet tam olarak böyle...

Tatile giderken, çok basit sanarak, valiz hazırlama işini evden çıkmadan yarım saat öncesine bıraktığımız için, çok gerekli olduğunu düşündügümüz birkaç eşya ve aksesuarı tamamen unutmuşuz, hem de İstanbul'da :)
Sen kalk taa oralardan getir, sonra İstanbul'da unut... Neyse ucunda ölüm yok ya dedik, boşverdik...
Sonraki onbeş onaltı gün; annemiz, yakın evlerde oturan ve orada yaz kış ikamet eden ablalarımız (ki aşağıda birinin kedisi bobo'yu görebilirsiniz),

kışı İstanbul'da geçiren, yazın da orada el sanatları sergisinde çalışmalarını sergileyip satan biricik arkadaşımızla sevdiceği ve biz ve deniz ve güneş ve kumsal ve güzel akşam yemekleri ve çatıda yıldızların altında çekirdek keyifleri, düdüklü dolusu haşlanmış mısırlar, her sabah kucak dolusu gazete okumak, güzel kahvaltılar yapmak, Turgutreis'in kedileri ve köpekleri, ramazan ayı olduğu için muhteşem pideleri, Gümüşlük (ki aşağıdaki gibiydi geceleri),



Kadıkalesi, Bodrum'un merkezi... ile geçti... Çok da güzel geçti... Ne de güzel geçti... Pek de güzel geçti :)
Taze taze sebzeler de aldık pazardan ve pişirdik aman bilseniz ne güzeldi... Hele o keçiboynuzu pekmezi...



Artık önümüzde kalan günlere bakınca 'ohh daha kocaman bir ay var' diyemiyorduk ama olsun, yine de çook güzeldi...

Pazar dedim de çok önemli ve komik bir anımı anlatmazsam olmaz. Tatilimiz bitmiş, İstanbul'a dönmüşüz, ilk hafta sonumuz. Annemle pazara gittik. Bir an için annem kafasını sola doğru çevirip 'vayy vayy vayy, şu güzelliğe bak!' dedi. Ben de kafamı çevirdim ve arka tezgahda yan yana inci gibi dizilmiş, çamurları temizlenmiş ıspanakları gördüm. 'Offf hakikaten çok güzel görünüyolar masallah! anne bol alalım da madem börek de yapalım' dedim. 'Kızım ne böreği?!' demez mi... tekrar kafamı çevirdim ki meğer daha önde duran bir tezgahtaki sıra sıra dizilmiş çipuraları gösteriyormuş annem.
Algıda seçicilik diye buna diyoruz işte, bir 'aman anneee!' :) deyişim var, görmeyin. :)))

Tekrar İstanbul'a döndüğümüzde daha önceki seferlere göre çok daha planlı programlı yaptık görüşmelerimizi. Yine zamanın yetmediği bir iki kişi kaldı ve Ortaköy'e gidemedim bu sefer ama içim çok daha rahattı. Her akşam bir yerlerde, öğlenleri bir yerlerde... Bir iki saat bile olsa vakti olan herkese zaman ayırabilmiş olmanın mutluluğuyla geçirdik kalan günlerimizi; bazen eşimle bir arada, bazen mecburen ikiye bölünüp.
İstiklal Caddesi'nin de oradaki cafe'lerin de tozunu attırdım. Kitapçılar, müzik marketler, fal cafeler, pasajlar, özlediğim mekanlar, hepsini hepsini gezdim, tozdum. İlk gidişimde caddenin taşını toprağını sevip okşayasım geldi, nasıl da özlemişim...

Teyzem bir gün aradı, 'demeeet akşama mantı yapıyorum, hadi gelin!' dedi, mutlu mutlu ve heyecanlı... 'Tamam teyzecim geliyoruz' dedim. Ne diyeyim şimdi 'teyzeciğim ben biliyosun kıyma yemiyorum, mantı da yiyemem' diyemedim. Ve içimden düsündüm; nasıl olsa yiyecek başka şeyler bulurum kendime, herkes tadını çıkarsın mantı gecesinin, hevesini kursağında bırakmayayım canım teyzemin...

Akşam gideriz ki, ne göreyim; benim mantılar soya kıymasından yapılmamış mı, hem de koccca bir tabaklık... :) Ah ahh ahh! :)

Biz çok kalabalık bir aile değiliz, anne tarafımda. Annemin tek kardeşi var o da teyzem. Ve onun iki çocuğu, kuzenlerim... Ve anneannem... Aslında her ailede olduğu kadar kuzen ve anne akrabası denilebilecek akrabalarımız da var ama ilişkilerimiz pek sıkı fıkı sayılmaz.
Hele hele baba tarafım... Onlarla çoğunca düğün ve cenazelerde bir araya geliriz ha bir de bazı bayramlarda aile büyüklerinin evinde rastlaşmak suretiyle.
Allah uzun ömür versin o büyüklerimiz toprak olunca bu da kalmayacak...

Bu nedenle teyzemler, kuzenler, biz toplandığımızda 8-10 kişi ediyoruz yine de ve acayip keyifli oluyorum ben. Herkes kendi sesini duyurmak için bağırıyor, dinleyen, dinlemeyen, başka şeylerden bahseden, sevmek amacıyla can yakan ya da severken öldüren diyelim biz ona...Tv'den gelen ses, mutfaktan gelen çay bardağının içine atılan çay kaşığı şıkırtıları, tazı gibi evde koşturan kedi... Gürültü hiç eksik olmuyor yani...
Orada 'offf' dediğim gürültüleri de buraya dönünce mumla arar oluyorum ama.

Son hafta sonuna girmeden önceki cuma günü, inanılmaz bir fırtına çıktı. Her yer kapalı olmasına rağmen, evin içine canavar girmeye çalışıyormuş gibi korkunç bir gürültü giriyor, kapılar sanki arkalarında onları yıkmaya çalışan askerler ağaç gövdeleriyle 'hayydaaa' diye yükleniyorlarmış gibi yerinden sökülmek üzere olduğu hissi veriyordu. Kardeşim evlenince evimize yakın bir yerde ev tutmuştu, yürüyerek 5 dakika... Onun gelmesini bekliyorduk. Güya buraya yanımda getirmek istediğim botların, birazcık erimiş topuk kısmını yaptıracaktı da çarçabuk gelecekti.
Telefonla aradim, meğer evden hala çıkmamış. Hadi çık, hadi çık, çabuk gel derken, tamam dedirtebildim sonunda. Eh kalmış son bir kaç gün, bir an önce gelsin, zaman geçirelim istiyorum ben de.
Komşumuz Ş. Teyze de bizde, kahve keyfi filan...

Onu beklerken fırtına tüm hızıyla devam ediyordu. Bir an pencerenin önüne yaklaşıp karşımızdaki bloğa doğru bir bakış attığımda bizim bina ve o bloğun arasından bir kuşun son hızla ve geri geri uçtuğunu gördüm- Ama gülmeyin, tortop olmuştu kuş, kanatlarını kullanabildiği filan da yoktu, fırtına onu resmen uçuruyordu...

Yarım saat geçti geçmedi, ortancam eli ayağı titrer, sesi çıkmaz vaziyette kendini eve zor attı. Minare çökmüş meğer!..
Evet evet, benim botlarımı yaptırmak için girdiği pasajın hemen üstündeki caminin minaresi, fırtınadan dibinden kopmak suretiyle yan düsmüş yolun diğer yanındaki lokantamsi bir dükkanın tepesine inmiş. Ortalık savaş alanı... Polis, itfaiye, ambulanslar. Penceremizden bakıyoruz, caddemize giren arabaları sayamıyoruz artık... Enkaz altında kalanlar varmış. Bir panik havası sormayın...
Haberlerden takip ediyoruz, olayı o kadar basite indirgemişler ki: İstanbul Kuştepe'de fırtınadan minare devrildi. Bu kadar...

Aşağı bir gittik, ortalık fena. İçeride çocuğunun kaldığını sanan bir anne feryat figan... Dükkanın sahibinin eşi dostu panik içinde. Kaç kişi vardı o sırada içerde, kimse net olarak bilmiyor. İşin kötüsü, ikinci minare de sallanıyor ve kimsenin umurunda değil bu durum.
Sonra Mustafa Sarıgül geldi, diğer minarenin de yıkılacağını, oraya yaklaşılmaması gerektiğini, minareye çok yakın bir apartman vardı onun boşaltılması gerektiğini söyledi.
Sonuçta o korkunç enkazdan bir kişinin cesedi çıkarıldı. Bir eve ateş düştü, bir can gitti. Doğru dürüst malzemeyle yapılmamış bir minarenin fırtınada kopması nedeniyle. Ama haberler aynı geçiştirmeyle bildirdiler durumu: Kuştepede fırtınada devrilen minare bir kişinin yaşamına mal oldu... Bu kadar... Bitti gitti.

O ortamı görünce sorduk kendimize. Sadece mahallenin birinde bir minare yıkıldı. Tek bir dükkanın üzerine. Ve tek bir enkaz var. Bir kişinin ölümüyle sonuçlandı... Panik... Neredeyse tüm Mecidiyeköy'ün, bizim sokağa girmeye çalışan itfaiye ve ambulanslar yüzünden tıkanması... insan kalabalığı...

Ya bir gün O DEPREM olduğunda...? dedik... Bütün şehir yerle bir olduğunda... En iyisi bunu hiç düşünmeyelim... Düşünmedik...

Derken son hafta sonu geldi çattı, kaldı iki gün... Kalmadı artık öyle kocaman bir ay... Yine bir tatsızlık geldi oturdu ortamıza. Sessizce televizyona bakılır, çok basmakalıp birkaç söz söylenir oldu. Son tavla oynamalar, son oturmalar, son şakalaşmalar, son fotoğraflar... Ama önümüzde nasıl olsa kocaman bir ay var diyerek değil, son kez oynuyoruz, son kez izliyoruz, son kez içiyoruz gibi duygulara gark olmuş vaziyette...
Kısmet olursa aralıkta yılbaşından önce yine geliriz demeler filan... Klasik teselli cümleleri...

Ve gitme vakti geldi. Havaalanından bizi alan ekiple yine havaalanına doğru yola koyulduk. Pek konuşmadık, pek gülüşmedik... Uçaktan inişimizi hatırladım, havaalanından eve doğru gidişimizi. Şimdi durum değişikti. Sarılmalar, öpüşmeler, zoraki gülüşmeler derken, kendimizi uçakta bulduk. Kırmızı şarap istedim yemeğin yanında, alana inene kadar uyumuşum. Bu aptal gibilik evimize yerleştikten sonraki iki gün gitmedi. Tatildeyken izleyemeyip kaçırdığım dizileri izleyip izleyip ağladım, içimi boşalttım bir güzel, oh!

Sonra kendime gelince baktım ki, sonbahar gelmiş sahiden Hamburg'a. Her yer sarı, kırmızı ve kahvenin tonlarına bürünmüş. Pek güzel olmuş buralar. Baskül aynı şeyi söylemese de biraz daha bıngıldak bir kıvama gelmişim sanki (tam tahmin ettiğim gibi)...
Mekik çekmeyi bırakmış, tibet egzersizlerini çoktan unutmuşum, koşmayalı da bir ayı geçmiş...

Bütün mazeretlerimi bir kenara koydum artık. Ayak bileğim tamamen iyileşti sayılır, tatil de çıktı aradan. Buralarda gökyüzünü masmavi görmek için de sanıyorum artık son günler...


Şimdi ben kendimi toprak yollara atmayayım da kim atsın, kim?!..

:)

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Kardesimin nikahindan bir gün önceydi. Günlerden cumartesiydi. O ana kadar gökyüzünü bile pek az görebilmis ben ve Istanbul'a daha iki gün önce gelmis esim denizimiz tuttu diyerek kendimizi Ortaköy sahiline attik.

Caddeden meydana inen sokaga girdigimizde manzara her zamankinden cok da degisik degildi. Sagli sollu siralanmis kahvehaneler ve onlarin önünde inci gibi dizilmis, rengarenk tezgahlar... Tezgahlarin üzerleri envai cesit incik, boncuk, el isiyle bezeliydi. Günes de tepedeydi ya, keyfimize diyecek yoktu.
Tezgahlara biraz daha dikkatli bakinca hemen hemen hepsinde ayni parcalari gördügümüzü farkettik.
Modayi cilginca takip etme dürtüsü buralari da sarmis dedim. Her yerde ayni takilar, tokalar... Özgün calismalar sergileyen tezgah sayisi herhalde bir elin parmaklarini gecmezdi. Ama yine de isil isildi her yer. Öyle güzeldi...

Tezgahlara göz gezdirerek meydana dogru inerken, denize yaklasiyor olmanin verdigi mutluluk, ic kipirtisi anlatilabilir gibi degildi. Deniz kokusu yogunlasti git gide... Sahile vardik. Kalabalikti ama herkes kendi halindeydi. Kahvehanelerin önüne atilmis masalar doluydu, sevgilisini, ailesini kapan gelmis. Herkes keyif yapiyordu. Meydanda ufacik cocuklar anne-baba'larinin yardimiyla kumrulari, güvercinleri besliyorlardi, cok mutluydular. Banklar pek tabi doluydu. Oturacak yer yok...

Iskelenin sol yaninda duman grisi, pufis bir kedi günesin altina serilmisti.


Arada geriniyor, kalkip iki adim öteye o ve arkadaslarinin su icmesi icin birakilmis kaptan suyunu iciyor, biraz geziniyor sonra tekrar gelip ayni yere seriliyordu.
Bir köpek kedinin iki adim ötesinde yan gelip yatmis, günesli günün tadini cikariyordu...

Bir karga, sahildeki iki üc kayiktan birinin uc kismina konmus, dalgalarin ritmine kapilmis kayikla birlikte asagi yukari saliniyordu. Cok bilge ve uzaktan bakan bir havalari vardir ya kargalarin... öyle magrur, öyle uzaktan kiyidakileri izliyordu.


Duydugum kokuyu nasil anlatabilirim ki... Öyle bir kokuydu ki, kac zamandir oraya adim atmamis oldugumu hesaplamak zorunda hissettim. Gecen senenin Eylül ayinda Almanya'ya ayak bastigima göre Ortaköy'e son gelisim de Temmuz ya da Agustos aylarindan birinde olmaliydi. O zamandan beri, bir denizin kiyisina (Kiel ziyaretimizdeki denizi saymazsak -ki ben saymiyorum:) varmis degildim. Eh mekan Ortaköy olunca duygular daha bir yogun oluyor tabi ... 9 ay olmus dedim... 9 aydir buralara gelmemisim...
Bir aglama tuttu ki sormayin, iclene iclene, hickira hickira. Kafami omzuna dayayip hüngür sakir agladim, agladim, agladim...
Sonra ilk kendime gelis isaretini 'rimellerim akmis mi' sorusuyla verdim ve esim de bir 'oh' cekti :)

Nikahtan sonraki gün, annem ve minigimi de alarak Arnavutköy'e gittik. Yunuslar vardi orada bize merhaba diyen, hem de yavruydular...
Ama o Ortaköy yok mu, tellerimizi cizz diye titreterek oturdu icime/icimize. Hala da orada öylece duruyor...

iskele fotografi www.pbase.com sitesinden alinmistir.