14 Ekim 2008 Salı

2008 Eylül'ü, Türkiye'de Gecen Günler...

En az tatilin kendisi kadar güzel oluyor, gitmeden önceki son bir iki gün... Valiz yerleştirme işlerinin yavaş yavaş nihayete ermesi, götürmek gereken incik cincik şeylerin tamamlanması, alman çikolataları, kedilere çubuk mamalar ve kuşlar gibi özgür bir ruh...

Doğup büyüdüğü şehirden herhangi bir sebeple taşınıp uzak bir memlekette yaşayanlar beni çok iyi anlar. Aralarda derelerde yurda, şehre tatil amaçlı dönmeler bazen manevi açıdan eziyete dönüşebiliyor. (abartmış olabilirim, kabul:)

Yapılmak istenen çok şey, görülmek/görüşülmek istenen çok dost ve yer oluyor. Bütün bunların yanında özlenen, burunda tüten ve mümkün olduğu kadar çok vakit geçirilmek istenen, mümkün olduğunca çok sarılıp sarmalanması şart olmuş, kokuları içe sıkı sıkı çekilip bir süre daha onlarsız idare edilmesi gerekecek aile bireyleri oluyor.

Zaman her yere, her şeye, ve herkese yetmediği, yetemediği için de, her sefer bir şeyler eksik kalıyor. Aranamayanlar güceniyor, hadiii dert anlat.
Tok açın halinden anlamaz demişler. Hakikaten öyle oluyor. Dönüşte, insan memleketinde geçirdiği güzel günlerin havasıyla kokusuyla anılarıyla mı yaşamaya çalışsın, arayıp soramadığı görüşemediklerinin vicdan azabıyla, onları kırmış olma ihtimalinin ağırlığıyla mı baş etmeye çalışsın şaşırıp kalıyor. Bir de bunun üzerine her şeyi 'yine' geride bırakıp gelmiş olmanın verdiği bir hüzün çöküp oturuveriyor insanın içine. İşte bunlar olunca da insan bir süre kendine gelemeyebiliyor.

2007'nın Aralık ayındaki Türkiye seyahatimiz sırasında böyle eksikler çok olmuştu. Sonrasındaki tek gidişimiz mayıs ayının başında idi ve kardeşimin nikahı içindi. Benim de aksi gibi ayak bileğim burkulmuştu ve koltuk değnekleri yardımıyla yürüyebiliyordum. Hem nikah koşturmacası hem benim ayaklarımın üstünde duramamam nedeniyle o gidişimizde aile fertlerim ve çok kısıtlı bir kaç arkadaşımı 'kısıtlı zamanlarda' görmek dışında hiçbir aktivitem olamamıştı.

Bu seferki gidiş için kararlıydım. Yorgunluktan ölsem de, zaman zaman üşensem de, ailemle vakit geçirmek daha önemli olsa da, ulaşabildiğim kadar çok arkadaşıma ulaşıp, görüşebildiğim kadar çok kişiyle görüşüp, gitmek/görmek istediğim yerlerin çoğunu mutlaka ve mutlaka halledecektim...
Hatta karı-koca anlaşıp, herkesi bir arada görmek mümkün olmayacaksa ikiye bölünelim, herkes kendi arkadaşlarıyla görüşsün, uydurabildiğimiz zamanlarda hep birlikte olalım diye karar verdik. Böyle yapmak, daha az insan görmektense tercih edilebilir dedik. İyi de etmişiz. :)

İstanbul'umuza ayak bastık. Uçaktan indik uça uca, uçak durmuştu evet ama biz başlamıştık uçmaya... Uzun süre valizlerimizi bekledik. Çok sıkıcı bir süreçti ama biz yine de çok mutluyduk... Nasıl olsa gelecekti valizler ve önümüzde koskocaman bir ay vardı her şeyi doya doya yaşayacağımız...
Kızkardeşim ve eşi, miniğimi de alıp gelmişler, arabayla terminalin önünde turlar atmaya başlamışlardı, 'hadi abla!', 'hadi abla!'... Bir yandan annem, babam telefonda, 'indik! merak etmeyin, geliyoruz, elifler mi? konuştuk kapıda bekliyorlar'.
Bir yandan arayan sevgili arkadaşlarım, 'indiniz mi?', 'indik, indik' :)
Kocacığım valizleri beklemeye devam ederken ben duty free'ye girip bazı şeyler aldım. Çıktıktan sonra da valizler için çok bekledik, ama olsun sonunda sağ salim çıktılar.

Terminalin sokakla temas ettiğim kapısından çıkar çıkmaz, ortalığın kıraathane gibi koktuğunu farkettim her seferinde olduğu gibi... Uçakta içemeyen tiryakiler çıkar çıkmaz peri bacaları gibi sigaralara sarılmışlar... Ah bilseler bunun ne fena bir acizlik olduğuna sigaraya ne çok öfkelenirler. Ben de öyleydim bir zamanlar. Neyse ki tadında bırakıp (!) U dönüşümü tam zamanında yapabilmişim...
Neyse o kötü koku var ya, kapıdan çıkar çıkmaz burnuma dolan... onu bile özlemişim...

Kardeşim, kocası ve miniğim yani miki maus suratlım bizi bekliyorlardı... Apar topar valizleri yerleştirip, arabaya attık ya kendimizi, off o an bizden iyisi, mutlusu yoktu dünyada... Ve evet, önümüzde daha koskocaman bir ay vardı...

Eve vardığımızda çayımız demlenmiş, simitler hazırlanmıştı. Ortancamla şöyle bir plan yapmıştık. O çaktırmadan benim simitlerimin arasına peynir koymayacaktı ben de fazla içlerini göstermemeye çalışarak yiyecektim onları hapur hupur... Laktoz intoleransı durumunu da babama daha başka bir gün , mesela ertesi gün anlatacaktık. Hayvan eti yemeyi kestiğim için besinsiz kaldığımı düşünen babam, bir de süt ve ürünlerini de yiyemediğimi duyunca hepten hüzünlere gark olacaktı.

Tam mutlu mesut yemeye ve çaylarımızı yudumlamaya başladık, oyunu bozacağına hiç ihtimal vermediğim için tembihleme gereği bile duymadığım kocam, 'aaa aşkım sen peynirli yemiyorsun di mi amann!' deyiverince bir çuval incir berbat oldu. Babam 'ne?!' dedi, bizi aldı bir gülme krizi. Gülmekten duramıyoruz ki anlatalim... Neyse kriz atlatıldı, konu açıklandı ve herkes rahat etti. Babam da yüzünün ortasına yerleşen o koca soru işaretiyle oturdu bütün akşam :)

Oğluşlarımızı mıncıkladım bol bol. Miço son bıraktığımdan sonra fazla kilolarını vermiş, yeniden atletik yapısına kavuşmuştu. Buna karşın Fırıl bir dana butu haline gelmiş, kafadan ibaret bir azman olmuştu. Yusyuvarlak bir gövde altında dört kısa bacak, bastı bacak! Şuna baksanıza, gövde ve kollar bir olmuş, yumuk! :)




Hafta sonunu İstanbul'da geçirdik. Pazar kahvaltısını anneannemlerde/teyzemlerde yaptık, kahvaltıdan sonra türk kahvesi içtik, fallar baktık, bahçede kavrulmuş fındıkları kabuklarından sıyırdık, ağaçtan kopardığımız narın tanelerini paylaşıp yedik...

Pazartesi ve salı da evde yatıp yuvarlanmalarla geçti ve salı akşamı saat 20:15'de Turgutreis otobüsü Alibeyköy garajından hareket etti. Otobüse binip de tatil için yola çıkmamıza kadar İstanbul'da mıyım neredeyim, şehirde miyim köyde miyim farketmezdi. Sokakla ve sokakta olanlarla hiç alakadar değildim. Sadece ailemin içinde olmam, onlarla vakit geçirmem gerekti. Dışarıda ne olduğunu merak etmiyordum bile :)

Otobüste yanımdaki koltukta oturan sevgili zevç'im çoktaan rüya görmeye başlamıştı, bense henüz kapısını aralamış olduğum Masumiyet Müzesi'nde kaybolmuştum.
Geceyarısına kadar zaman böyle geçmiş...
E ben de insanım haliyle bir aralık uyuyuvermişim. Uyandığımda gün aydınlanıyordu. Hiçbir molada ve hatta feribotta bile uyanmamışım/z. Oysa ki o kadar da şartlamıştım kendimi çıkıp hava alacağız feribotta diye, hem belki çekirdek de yiyecektik...
Neyse Bodrum'a girerken, otobüs aniden yavaşladı ve sağa çekti. Ne oluyor diye dikkat kesildiğimde jandarmanın tüm otobüsleri durdurup kimlik kontrolü yaptığını gördüm. İşi biten otobüs hareket ediyor, kontrol sırası arkasındakine geliyordu. Jandarma eri otobüse giriyor, tek tek kimlikleri topluyor sonra aşağı inip küçük kontrol noktasında kimliklere bakan üstüne veriyordu.
Kimlikler tek tek kontrol edilince, otobüsün ( muavin mi denirdi?) kolonya/cay servisi yapan elemanına iletiyor, o da tek tek herkesinkini geri veriyordu.

Tam önümüzde oturan bayan toplama işini yapan er'e bir kimlik göstermişti en başta ve er onunkini almamıştı. Merakıma yenilip sordum, 'sizin kimliğinizi niye almadı' diye, meğer o da askermiş ya da Asker Karısı Binnazmış bilmiyorum :)
Neyse, aranan kimse çıkmadı bizim otobüsten. Demek ki arananlar giremiyormuş Bodrum'a, bunu öğrendik...



Sabahın erken bir saatiydi Turgutreis'e vardığımızda, daha sıcak bile basmamıştı. Sitenin önünde taksiden inip valizlerimizi bahçe kapısından içeri soktuk ki, annemizi (kayınvalidemi) arka taraftan koltuğunun altında ekmek ve gazetelerle bize doğru gelirken gördük. Yüzünde güller açıyordu, kapının önü yasemin kokuyordu buram buram ve mutluluk böyle bir şeydi, evet tam olarak böyle...

Tatile giderken, çok basit sanarak, valiz hazırlama işini evden çıkmadan yarım saat öncesine bıraktığımız için, çok gerekli olduğunu düşündügümüz birkaç eşya ve aksesuarı tamamen unutmuşuz, hem de İstanbul'da :)
Sen kalk taa oralardan getir, sonra İstanbul'da unut... Neyse ucunda ölüm yok ya dedik, boşverdik...
Sonraki onbeş onaltı gün; annemiz, yakın evlerde oturan ve orada yaz kış ikamet eden ablalarımız (ki aşağıda birinin kedisi bobo'yu görebilirsiniz),

kışı İstanbul'da geçiren, yazın da orada el sanatları sergisinde çalışmalarını sergileyip satan biricik arkadaşımızla sevdiceği ve biz ve deniz ve güneş ve kumsal ve güzel akşam yemekleri ve çatıda yıldızların altında çekirdek keyifleri, düdüklü dolusu haşlanmış mısırlar, her sabah kucak dolusu gazete okumak, güzel kahvaltılar yapmak, Turgutreis'in kedileri ve köpekleri, ramazan ayı olduğu için muhteşem pideleri, Gümüşlük (ki aşağıdaki gibiydi geceleri),



Kadıkalesi, Bodrum'un merkezi... ile geçti... Çok da güzel geçti... Ne de güzel geçti... Pek de güzel geçti :)
Taze taze sebzeler de aldık pazardan ve pişirdik aman bilseniz ne güzeldi... Hele o keçiboynuzu pekmezi...



Artık önümüzde kalan günlere bakınca 'ohh daha kocaman bir ay var' diyemiyorduk ama olsun, yine de çook güzeldi...

Pazar dedim de çok önemli ve komik bir anımı anlatmazsam olmaz. Tatilimiz bitmiş, İstanbul'a dönmüşüz, ilk hafta sonumuz. Annemle pazara gittik. Bir an için annem kafasını sola doğru çevirip 'vayy vayy vayy, şu güzelliğe bak!' dedi. Ben de kafamı çevirdim ve arka tezgahda yan yana inci gibi dizilmiş, çamurları temizlenmiş ıspanakları gördüm. 'Offf hakikaten çok güzel görünüyolar masallah! anne bol alalım da madem börek de yapalım' dedim. 'Kızım ne böreği?!' demez mi... tekrar kafamı çevirdim ki meğer daha önde duran bir tezgahtaki sıra sıra dizilmiş çipuraları gösteriyormuş annem.
Algıda seçicilik diye buna diyoruz işte, bir 'aman anneee!' :) deyişim var, görmeyin. :)))

Tekrar İstanbul'a döndüğümüzde daha önceki seferlere göre çok daha planlı programlı yaptık görüşmelerimizi. Yine zamanın yetmediği bir iki kişi kaldı ve Ortaköy'e gidemedim bu sefer ama içim çok daha rahattı. Her akşam bir yerlerde, öğlenleri bir yerlerde... Bir iki saat bile olsa vakti olan herkese zaman ayırabilmiş olmanın mutluluğuyla geçirdik kalan günlerimizi; bazen eşimle bir arada, bazen mecburen ikiye bölünüp.
İstiklal Caddesi'nin de oradaki cafe'lerin de tozunu attırdım. Kitapçılar, müzik marketler, fal cafeler, pasajlar, özlediğim mekanlar, hepsini hepsini gezdim, tozdum. İlk gidişimde caddenin taşını toprağını sevip okşayasım geldi, nasıl da özlemişim...

Teyzem bir gün aradı, 'demeeet akşama mantı yapıyorum, hadi gelin!' dedi, mutlu mutlu ve heyecanlı... 'Tamam teyzecim geliyoruz' dedim. Ne diyeyim şimdi 'teyzeciğim ben biliyosun kıyma yemiyorum, mantı da yiyemem' diyemedim. Ve içimden düsündüm; nasıl olsa yiyecek başka şeyler bulurum kendime, herkes tadını çıkarsın mantı gecesinin, hevesini kursağında bırakmayayım canım teyzemin...

Akşam gideriz ki, ne göreyim; benim mantılar soya kıymasından yapılmamış mı, hem de koccca bir tabaklık... :) Ah ahh ahh! :)

Biz çok kalabalık bir aile değiliz, anne tarafımda. Annemin tek kardeşi var o da teyzem. Ve onun iki çocuğu, kuzenlerim... Ve anneannem... Aslında her ailede olduğu kadar kuzen ve anne akrabası denilebilecek akrabalarımız da var ama ilişkilerimiz pek sıkı fıkı sayılmaz.
Hele hele baba tarafım... Onlarla çoğunca düğün ve cenazelerde bir araya geliriz ha bir de bazı bayramlarda aile büyüklerinin evinde rastlaşmak suretiyle.
Allah uzun ömür versin o büyüklerimiz toprak olunca bu da kalmayacak...

Bu nedenle teyzemler, kuzenler, biz toplandığımızda 8-10 kişi ediyoruz yine de ve acayip keyifli oluyorum ben. Herkes kendi sesini duyurmak için bağırıyor, dinleyen, dinlemeyen, başka şeylerden bahseden, sevmek amacıyla can yakan ya da severken öldüren diyelim biz ona...Tv'den gelen ses, mutfaktan gelen çay bardağının içine atılan çay kaşığı şıkırtıları, tazı gibi evde koşturan kedi... Gürültü hiç eksik olmuyor yani...
Orada 'offf' dediğim gürültüleri de buraya dönünce mumla arar oluyorum ama.

Son hafta sonuna girmeden önceki cuma günü, inanılmaz bir fırtına çıktı. Her yer kapalı olmasına rağmen, evin içine canavar girmeye çalışıyormuş gibi korkunç bir gürültü giriyor, kapılar sanki arkalarında onları yıkmaya çalışan askerler ağaç gövdeleriyle 'hayydaaa' diye yükleniyorlarmış gibi yerinden sökülmek üzere olduğu hissi veriyordu. Kardeşim evlenince evimize yakın bir yerde ev tutmuştu, yürüyerek 5 dakika... Onun gelmesini bekliyorduk. Güya buraya yanımda getirmek istediğim botların, birazcık erimiş topuk kısmını yaptıracaktı da çarçabuk gelecekti.
Telefonla aradim, meğer evden hala çıkmamış. Hadi çık, hadi çık, çabuk gel derken, tamam dedirtebildim sonunda. Eh kalmış son bir kaç gün, bir an önce gelsin, zaman geçirelim istiyorum ben de.
Komşumuz Ş. Teyze de bizde, kahve keyfi filan...

Onu beklerken fırtına tüm hızıyla devam ediyordu. Bir an pencerenin önüne yaklaşıp karşımızdaki bloğa doğru bir bakış attığımda bizim bina ve o bloğun arasından bir kuşun son hızla ve geri geri uçtuğunu gördüm- Ama gülmeyin, tortop olmuştu kuş, kanatlarını kullanabildiği filan da yoktu, fırtına onu resmen uçuruyordu...

Yarım saat geçti geçmedi, ortancam eli ayağı titrer, sesi çıkmaz vaziyette kendini eve zor attı. Minare çökmüş meğer!..
Evet evet, benim botlarımı yaptırmak için girdiği pasajın hemen üstündeki caminin minaresi, fırtınadan dibinden kopmak suretiyle yan düsmüş yolun diğer yanındaki lokantamsi bir dükkanın tepesine inmiş. Ortalık savaş alanı... Polis, itfaiye, ambulanslar. Penceremizden bakıyoruz, caddemize giren arabaları sayamıyoruz artık... Enkaz altında kalanlar varmış. Bir panik havası sormayın...
Haberlerden takip ediyoruz, olayı o kadar basite indirgemişler ki: İstanbul Kuştepe'de fırtınadan minare devrildi. Bu kadar...

Aşağı bir gittik, ortalık fena. İçeride çocuğunun kaldığını sanan bir anne feryat figan... Dükkanın sahibinin eşi dostu panik içinde. Kaç kişi vardı o sırada içerde, kimse net olarak bilmiyor. İşin kötüsü, ikinci minare de sallanıyor ve kimsenin umurunda değil bu durum.
Sonra Mustafa Sarıgül geldi, diğer minarenin de yıkılacağını, oraya yaklaşılmaması gerektiğini, minareye çok yakın bir apartman vardı onun boşaltılması gerektiğini söyledi.
Sonuçta o korkunç enkazdan bir kişinin cesedi çıkarıldı. Bir eve ateş düştü, bir can gitti. Doğru dürüst malzemeyle yapılmamış bir minarenin fırtınada kopması nedeniyle. Ama haberler aynı geçiştirmeyle bildirdiler durumu: Kuştepede fırtınada devrilen minare bir kişinin yaşamına mal oldu... Bu kadar... Bitti gitti.

O ortamı görünce sorduk kendimize. Sadece mahallenin birinde bir minare yıkıldı. Tek bir dükkanın üzerine. Ve tek bir enkaz var. Bir kişinin ölümüyle sonuçlandı... Panik... Neredeyse tüm Mecidiyeköy'ün, bizim sokağa girmeye çalışan itfaiye ve ambulanslar yüzünden tıkanması... insan kalabalığı...

Ya bir gün O DEPREM olduğunda...? dedik... Bütün şehir yerle bir olduğunda... En iyisi bunu hiç düşünmeyelim... Düşünmedik...

Derken son hafta sonu geldi çattı, kaldı iki gün... Kalmadı artık öyle kocaman bir ay... Yine bir tatsızlık geldi oturdu ortamıza. Sessizce televizyona bakılır, çok basmakalıp birkaç söz söylenir oldu. Son tavla oynamalar, son oturmalar, son şakalaşmalar, son fotoğraflar... Ama önümüzde nasıl olsa kocaman bir ay var diyerek değil, son kez oynuyoruz, son kez izliyoruz, son kez içiyoruz gibi duygulara gark olmuş vaziyette...
Kısmet olursa aralıkta yılbaşından önce yine geliriz demeler filan... Klasik teselli cümleleri...

Ve gitme vakti geldi. Havaalanından bizi alan ekiple yine havaalanına doğru yola koyulduk. Pek konuşmadık, pek gülüşmedik... Uçaktan inişimizi hatırladım, havaalanından eve doğru gidişimizi. Şimdi durum değişikti. Sarılmalar, öpüşmeler, zoraki gülüşmeler derken, kendimizi uçakta bulduk. Kırmızı şarap istedim yemeğin yanında, alana inene kadar uyumuşum. Bu aptal gibilik evimize yerleştikten sonraki iki gün gitmedi. Tatildeyken izleyemeyip kaçırdığım dizileri izleyip izleyip ağladım, içimi boşalttım bir güzel, oh!

Sonra kendime gelince baktım ki, sonbahar gelmiş sahiden Hamburg'a. Her yer sarı, kırmızı ve kahvenin tonlarına bürünmüş. Pek güzel olmuş buralar. Baskül aynı şeyi söylemese de biraz daha bıngıldak bir kıvama gelmişim sanki (tam tahmin ettiğim gibi)...
Mekik çekmeyi bırakmış, tibet egzersizlerini çoktan unutmuşum, koşmayalı da bir ayı geçmiş...

Bütün mazeretlerimi bir kenara koydum artık. Ayak bileğim tamamen iyileşti sayılır, tatil de çıktı aradan. Buralarda gökyüzünü masmavi görmek için de sanıyorum artık son günler...


Şimdi ben kendimi toprak yollara atmayayım da kim atsın, kim?!..

:)

13 yorum:

Brajeshwari dedi ki...

Bobo'ya ve Fırıl'a bayıldım.. Seninle birlikte yaşadım tatilini okurken..Hep Güzel özlemler çek dilerim Demet..

Sevgiler

ELİFCOO dedi ki...

çok güzel,çok çok güzel,süpeeeeer...çok beklemiştik bunları yazmanı ama deymiş:)tekrar yaşadım o günleri...ellerine sağlık...öptm kocaman...

evren dedi ki...

Şeytanın bacağını kırmışsın, iyi de olmuş :))

yaban dedi ki...

vayyy hangi bir soyledigine yorum yazayim bilemedim... benim de tr'ye gidip aile icinde yuvarlanasim geldi, teyzenin sana soya kiymali manti yapmasi ne dusuncelilik, ne hos, ne guzel, kimbilir ne tatli gelmistir sana o.. hele annenle pazardayken ispanaklari gormen cok guldum, pek sirin..
o firili ben yemek istiyorum ya, boyle tazmanya canavarinda mi ne bir kiz vardi ya acme cizgifilmiydi galiba hani her gordugu hayvana sarilir onu bogacak kadar, iste oyle firila bir sarilmak bir sarilmak istedim, maaaaaaarrr der, yuzumu de tirmiklayip kacardi herhalde,, cok guzellllll....
seni okuruna yakinlastiran ve ete kemige burunduren bir baska hayat detayi post daha..
cok guzel, ruya gibi bir ay gecirmissin, insanin keske bitmese diyesi gelen bir masal,,

sevgiler..

Demet dedi ki...

Brajeshwari, ne güzel bir dilek, cok tesekkürler:)

elifcooo ben de öptüm kardisimmm :)

Evren, sorma kirdim vallahi sonunda. Ama neden üsenip durdugum yaziyi okuduktan sonra daha iyi anlasiliyordur, böyle uzun ve detayli bir sey cikacagini biliyormusum demek :)

Yaban, sahi cok güzeldi oralar ve orada olmak. Yansitabilmis olduguma da ayrica seviniyorum. Insanin adimlarini bastigi sokak taslarini, asfaltini bile kendine ait hissetmesi cok farkli... Misafirlik duygusundan cok cok farkli... Ben burda bu misafirlik duygusunu sevmedim zati bi tek...

funda dedi ki...

böyle uzun yazıları pek seviyorum ben, sanki ben de orda bi köşede izliyormuşum gibi hissettim. minarenin kırılması ambulanslar filan gözümün önüne geldi hep, yasemin kokusunu bile duydum sahi. zaman akıp geçer, akıp geçer yine getirir seni buralara merak etme, ve burda herşey de bıraktığın gibi kalır..

Haydins dedi ki...

Canim ya tatil kac gun olursa olsun geri donmek hep zor geliyor bana da..Gerci benim kedisim burada kaliyor her seferinde o yuzden buradan gitmek de bazen sulu oluyor gozlerim acisindan ;)

Aralik da yine mi Istanbul ziyareti varrr??? Bizde Aralik sonu Istanbul'dayiz aksilik olmazsa bu sefer denk geliriz belkim :)

Kedicikler cok tatli, benim oglusumda cok seviyor cubuk mamalari ;)
Opucukler...

Sanem dedi ki...

Özlemek zor şey. Yurt dışında yaşayıp da bunu tatmak daha bir zor olmalı. Benim tek tesellim "uzaktayız ama, sağlıklılarya" oluyor. Böyle teselli buluyorum.

rahsan dedi ki...

geri dönmeye yaklastigindaki, dönerkenki, döndügündeki o karmakarisik duygularla pek bir tanisiriz biz, kendine bile tarif edemezsin ne menem birsey oldugunu! ama bu bir deneyimdir ve insana pek cok sey katar, hic yoksa, bütün sevdiklerinin degeri artar, birlikte gecirdiginiz zamanin bile kalitesi artar :) güzel taraflari da var demek istiyorum kisaca ama kisaca da denmiyor ki canim :)
Allah kavustursun...

ayçobanı dedi ki...

Gidis ve dönüs duygularini cook iyi anliyor ve hemen aynilarini yasiyorum. Ve gittigim yerde bir türlü organize olamamanin, herkeslere yetisememenin sIkIntisini hep yasiyorum. Yetmiyor zaman yapilmak istenenlere ve ben aslinda en cok evimde, evimin kedisi olmayi seviyorum ;)

Soyali manti haa. Bak iste bu da gelenlerin ne cok özlendiginin en güzel ifadelerinden biri. Onlara da cok zor bu kilometreler!!

Demek spor, zinde hayat, köse bucak Hamburg parklarina döndün :)) Harikasin!! Ben ne zaman baslayabilecegim acaba?!

Tijen dedi ki...

Belli ki maceralı geçmiş günler. Evet evet yollar lazım bize...

Gonca dedi ki...

yazdıklarını okuyunca yüzümde bir tebessüm oluştu:)tanıdık geldi yaşadığın bazı duygular,tanıdık geldi sevdiklerinin et yememe olayını algılamakta güçlük çektikleri anlar..yuvana hoşgelmişsin,kaçırma o yaprakların tadını çıkarmayı koş Demetçim koş:)

nilly dedi ki...

Aaaaa, bitti mi :( Ben okumaya doymamistim daha.