16 Kasım 2009 Pazartesi


Tunnel Munnel ne bulursanız bulun izleyin uçun arkadaşlar :) Michael'a en derin sevgilerimle...






10 Kasım 2009 Salı



Emanetine sahip çıkıyorum ve hep sahip çıkacağım, vaziyet ne olursa olsun. Gün olacak devran dönecek, sen rahat uyu Atam...

09 Kasım 2009 Pazartesi

Geçtiğimiz kış, geçtiğimiz ilkbahar ve hatta kısmen geçtiğimiz yaz ödevim beklemekti. Günlerim, haftalarım, aylarım beklemekle geçti. Bekledim... Bekledim... Bekledim...
Uçak tarifeleri, hafta sonu gidiş gelişleri, bilet fiyatlarıydı ilgi alanım. Hasret çekmek vardı hayatımın merkezinde, diğer yarımı Hamburg'da bırakıp gelmiştim ve süreç beklediğimizden çok daha uzun sürmüştü.
Şimdi sahip olduğum herşeye zor kavuştum. ('Zor' kavrami da görece, biliyorum ama...) Aşk'a, dünyanın en muhteşem adamına, dünyanın en muhteşem işine, patronuna, ofisine, arkadaşlarına, ailesine... Paraya, berekete... Bunların her birine büyük sınavlardan geçerek, sabır duygusunu diplerine kadar yaşayarak kavuştum.

Her birinin kıymetini öyle iyi biliyorum ki, her biri için öyle müteşekkirim ki... iyi insan olmak için, elimdekilere layık olabilmek için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum...

Öylesine işte, yazmak istedim...


02 Kasım 2009 Pazartesi

Geçen sene Kasım ayına baktım da neler yapıyormuşum diye;

ne değişik dertlerim varmış.


http://ozgurvedemetdemet.blogspot.com/2008_11_01_archive.html

Bağrımı açıp 'Yenilmedim sana İstanbul!' demek istiyorum hahahaha :)

'Seyir Adabı' diye bir olgu olması gerek, böyle bir duygu, bir düşünce, bir ahlak olması gerek. Aksi takdirde ben artık ne tiyatroya ne de sinemaya gidebileceğim.

Sinemaya, tiyatroya oyunun yahut filmin başladığı anda girilir mi hiç? Girilmez!

Geçen hafta içi gittiğimiz bir tiyatro oyununda, oyunun başlamasına sadece 10 dakika kalmıştı ve salonun sadece yaklaşık yüzde 20'si doluydu. Eşim (kendisi Türkiye'de yaşamaya yeni başladığı için, bir çok detayı yeni deneyimliyor) hayretler içinde 'salon boş kalacak herhalde' dedi. Bense o kadar emindim ki insanların saat tam 8'de akın akın doluşmaya başlayacaklarına içeri. Kapıda sigara içip lak lak yapmak varken neden girip otursunlar canım! 'Bekle ve gör' dedim ona, 'bu salon birazdan tek bir koltuk bile kalmayacak şekilde dolacak.'

Aynen dediğim gibi oldu. Oyunun başlama saatine 2-3 dakika kala insanlar akın akın gelmeye başladı. Bu arada, yanlış koltuklara oturanlarla koltukların gerçek sahibi tabi ki birbirlerini hep o son dakikada farkettiler, yer tartışmaları yaptılar. Şapkalarını, montlarını çıkardılar. Saçlarını düzelttiler, cep telefonlarının sesini kapadılar, sağa yaslandılar olmadı, sola yaslandılar olmadı, en rahat pozisyonlarını da seçtiler ve sonunda oyunun başlamasına 'karar verdiler' ve oyun başladı.

Bu benim en rahatsız olduğum tablo. Bir de oyun ya da film sırasında sürekli cep telefonuyla oynayanlar, sessiz sessiz elini ağzına kapatıp konuşanlar, kısa mesaj yazanlar, kıpır kıpır yerinde duramayanlar, ayağını sırtına geçirenler, yanındakiyle sürekli konuşanlar var.
E ben böyle bir ortamda nasıl izleyebilirim? Sinirlerimi bozmadan bir de! I ıh! Mümkün değil... Sakin kalmaya çalışıyorum ama bu sefer de içim şişiyor.

Şimdi ben burada yazıyorum neler yapılması gerektiğini, olur ya birileri okur belki, uyar bunlara...

Oyun ya da filmin başlamasından 15-20 dk önce salonda hazır bulunalım ve oyunun başlamasına en geç 5 dakika kala koltuğumuzdaki yerimizi alalım. Çantamızı, montumuzu yerleştirelim ve derhal telefonumuzu kapatalım. (Çok özel bir durum varsa bilemem de, artık telefonlar kapalıyken kimlerin aradığını, açınca haber veriyor. Bu nedenle açık tutup da sesini kısmanın da bir anlamı yok bence. Ha diyelim ki böyle yaptınız, lutfen titremesini de kapatın da sessizlikte dııııızzzzttt dızzztttt dııızzzztttt olmasın)

Evimizdeki koltukta yayılmışız gibi bir sağ yana bir sol yana kontrolsüzce yatmayalım. Arkamızda oturanı da düşünelim.

Ayaklarımızı uzatırken, dizlerimizin önümüzdeki koltukta oturan seyirciye çarpmamasına özen gösterelim.

Yanımızdakilerle yaptığımız fıs fıs konuşmaları asgari düzeye indirmeye çalışalım.

Böyle yaparsak çok iyi olacak. Bakın söylüyorum.

Kasım başladı. Hey gidi hey! Geçen sene bu günlerde ne yapıyordum acaba Hamburg ellerinde. Bir kontrol edeyim. Herkese güzel bir kasım ayı diliyorum!

23 Ekim 2009 Cuma


Önce Rex'le tanışın :) Böyle külhanbeyi gibi oturduğuna bakmayın siz, çok ürkektir benim oğlum, hele bir gök gürlesin, şimşek çaksın kaçacak delik arar. O delik de hep annemin dükkanı olur :)

Hafta sonu annemin yanındaydım. Cumadan kaçtım yanına hafta sonunu onunla geçirdim. Özgür gelemedi işleri çıktı diye ama sonradan düşündüm de iyi ki çıkmış. Çoook uzun zamandır annemle bir hafta sonu geçirmemişiz hiç yalnız kalmamışız meğer :)

Rex her sabah geliyor dükkanın önüne, nevalesini alıp gidiyor. Annemin ev yemekleri yaptığı küçük bir dükkanı var, dolayısıyla hep dişine uygun bir şeyler bulabiliyor Rex :)




Sonra bir de Zilan var. At. Çektiği koca arabanın sahibi kavun/karpuz satıyordu, kışın ne satar bilmiyorum. Böyle sigarası ağzının yanından sarkan, kapkara ama bir o kadar da akça pakça bir adam sahibi.
Zilan o kadar alışmış ki annemin her önünden geçişinde ona sabahtan kalan poğaçalardan ikram etmesine, dükkanın önüne gelir gelmez kendiliğinden duruveriyor sağa çekip :) Poğaçasını afiyetle yiyor, üstüne de bi kova su içip, kendini anneme sevdirip sonra yoluna devam ediyor. Fotoğrafını çekemedim çünkü bu hafta sonu onlara denk gelemedim. Belki başka sefere.

Vee gelelim Fincan Nejat'a.

Fincan Nejat'tan hariç 2 çocuk daha doğurdu anne Prenses. Üçüncüyü doğururken rahmi dışarı fırlamış, kan kaybı vs... Garibim... Annem kaptığı gibi şehre inmiş veterinere götürmüş ama ne çare, yaşatamamışlar. Kalan 3 yavrusunu annem ve saz arkadaşları güzelce el birliğiyle yaşattılar.
Malesef 2 hafta kadar önce simsiyah olanı melek olmuş, dikkatsiz bir şoför daha fazla yaşamasına izin vermemiş. Onunla birlikte aynı anda yola fırlayan 'Yaban' (Fincan Nejat'in hayatta kalan tek kardeşi) son anda tekerleğin altından sıyrılıp kenara atmış kendini. O kadar Yaban ki, değil Fincan Nejat gibi kucağa almak, fotoğrafını bile çekmek mümkün değil.



Annem dedi ki şunlara birer isim koy, aklıma gelmiyor da gelmiyor dedi. Laf aramızda gelmesin zaten öyle acayip isimleri nereden buluyor bilmiyorum. Uzun Ömer, Topal Murat, Kötü Anne, Dudaksız Lale filan hahaha :))

Neyse ben de düşündüm biraz, Yaban olanın ondan başka isim şansı yoktu zaten. Yanına bile yaklaşılmıyor. Uzaktan ismine alıştırmaya çalıştım bütün hafta sonu.
Diğerine de Fincan dedim ilkten. Sonra onunla zaman geçirmeye başladım, baktım, gözler hafif birbirine yakın bakıyor Nejat İşler gibi, hemen Nejat'ı da ekleyiverdim peşine. Bence güzel oldu :)



Annem sardunyalar hazırlamış bana, güller, hanımelleri, kokulu karanfiller... Hepsini getirip terasıma ektim. Gülleri, kokulu karanfil ve hanımellerinin hepsini aynı kocaman saksının içine aralıklarla ektim. Annem öyle dedi. Tutmaları için. Kıskansınlar birbirlerini dedi. İnanamadım :)

5 kilo da çanakkale domatesi getirdim, doğradım doğradım attım dolaba mis gibi koktu ohh.

Geçen hafta sonu böyle geçti yani. Güzeldi...

20 Ekim 2009 Salı


Birinci Tekir Şahıs tarafından mimlenmişim. Görev zamanı :)

Bloguna neden bu ismi verdin?

Bloguna yazarken star tribiyle olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
Yok. O an içimden geldiği yerde, zamanda ve şekilde.

En son satın aldığın garip şey nedir?
Garipse neden alayım :)

Şeker gibi olduğun anlar?
Etrafimda sinirimi bozan şeyler ya da kimseler olmadıkça her an şeker gibiyimdir.

Arkadaşım, artık sormayın dediğin şeyler?
- Proteinini nereden alıyorsun? (Cevap: elinin köründen!)
- Cocuk ne zaman yapıyorsun? (Cevap: yapmıyorum- 'belki' & 'bir gün' değişirse fikrim bilemem ama o zamana kadar yapmıyorum)
- Balık da mı yemiyorsun? ( Cevap: Evet güzelim hayvan ayrımı yapmıyorum)

Aynaya bakınca gördüğün?
Kendinden razı bir kadın.

Kendini okutan blog dediğin?
Kendi gibi olur, kimseye benzemez. Bahsettiği konu her ne olursa olsun.

Bu blog sahibi-sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?
Kanyon Remzi Kitabevi ve Macro Market, Feriköy paza, Istiklal Caddesindeki bilumum mekanlar.

Ben mim konusunda kurallara cok uyamıyorum çünkü kimseyi özel olarak işaretlemek istemiyorum. Hal böyle iken, hoşuna giden ve cevaplamak isteyenlere aracılık etmiş olmaktan memnun olurum efenim :)


18 Ekim 2009 Pazar

Patrick Swayze'yi sevseniz de öğğ gelmiştir artık farkındayım.

Yazacak öyle çok şey birikti ki anlatamam.

Diğer yandan, yorgunluğumu ifade edecek kelime yok, varsa da ben bilmiyorum. Biliyorsunuz Eylül başında cici evimize taşındık, yerleştik vs. ve ve ve... iş... iş... iş... çalışmak... çalışmak... çalışmak pof!
Şimdi artık 'tamamen' yerleşmiş olmaya ramak kala, ekim-kasım çiçekleri annemin oralardan getirilmiş ve ekilmek üzere iken, alınacak son bir kaç mobilya kalmışken bir 'ara' oh çekerek iki satır girizgâh yapayım dedim.

15 Eylül 2009 Salı




Sana da güle güle...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bugün başladım, elimden bırakamıyorum. Aslı Erdoğan'ı seviyorum buraya not edeyim dedim :)

*

Evde internet & bilgisayar sorunumuz kalmadı dün itibariyle. Bugün yoğun bir gün olacak, akşama Beşiktaş-Galatasaray maçı var ve kalabalık olacağız. Acilen alışverişe çıkıp hazırlıklar için organize olmam lazım. Fırınım var artık, kek börek sanatımı konuşturayım bakayım (hayatımda ilk kez yapacağım da :p)
Diğer yandan ufka doğru bakınca yaklaşan kara bulutları görüyorum ve de tırsıyorum, çıksam mı çıkmasam mı düşünüyorum, biraz daha düşünürsem akşam çubuk kraker yer öyle izleriz maçı ne yapalım :)
Bu içimin bir yüzü...

*

Gelelim diğer yüzüne;
İstanbul'un hali nasıl da içler acısı. Biraz fazla yağmur yağdı hepsi bu...

Ben Hamburg'da yaşarken böyle yağmurlardan öyle çok gördüm ki! En büyük zararı şemsiyeler de yetmediğinden insanı eve kapatmasıydı, böyle kapanmaya can kurbandı benim için. Pencerenin önüne oturur asfalta düşen yağmuru izlerdim, ağaçların tertemiz ve pasparlak olmasını bir de. Ha olmaz mı oralarda da nehir taşar arada, birileri zarar görür mutlaka. Ama böylesine değil herhalde, bu kadar değil!

Bir gün bana deselerdi 'TEM yolu nehir olup akacak' diye İNANMAZDIM!.. Asla inanmazdım.
Kayıp bir bebek var 4 yaşında, kimbilir nereden çıkacak... Ve tırların içinde uyurken ölen şoförler, denize sürüklenen arabalar, servis aracının (aslında servis aracı olmayan) içinden çıkamadıkları için çaresizce boğulan kadınlar, Bahçeşehir barınağında ve diğer yerlerde ölen zavallı hayvancıklar... Ah ki ne ah!
Hafta sonu için büyük bir felakete daha hazırladılar bizi, evlerimizden çıkmayalım, tedbirlerimizi alalım diye. Özellikle cuma ve cumartesi günleri geçen haftakinden çok daha kuvvetli yağacaktı. Ama henüz bir şey yağdığı yok. O canı ne zaman isterse o zaman yağacak! Di mi ama!

*

Üçüncü posta çamaşır yıkanıyor, bayılıciiim! Bunun ütüsü de var hohoyt!

*

Güzel bir hafta sonu herkeslere! :)